DOĞRUYU ARAYAN ATEİSTLER OKUSUN. ŞÜPHECİLER OKUSUN.

İçimizde çok enteresan bir şey var; “BEN”. “BEN” kendisine şunu sorar. “BEN”in var olması “BEN”e iyi mi gelir, yahut yok olması mı “BEN”in işine gelir? Tabiki de var olmak yok olmaktan daha iyidir. “BEN”in var olması kendisine daha hoş gelirse “BEN”in var olmasını sağlayan neyse O da “BEN”in hoşuna gitmeli.


Eğer ben kendisi kendisini yarattıysa “BEN” için herşeyden değerli “BEN”dir. Evrendeki kanunlar “BEN”i yarattıysa onun için en değerli evren kanunlarıdır….

O zaman “BEN” nasıl var olmuş ona bakmak gerekli; çünkü “BEN”in özünün de özünü, ne yapması gerektiğini, ne yapmaması gerektiğini, “BEN”in çıkarı için bilmek zorundadır.

“BEN” kendisi kendisini oluşturduğunu söylerse kendisi kendisinin herşeyini o zaman bilmek zorundadır. Biz kişisel gelişim kitapları neden okuruz? daha “BEN”imizi bile bilmediğimiz için. “BEN” benini bilmesse o zaman “BEN”i “BEN” yaratmamıştır.
Kafanızda evreni canlandırınız. Evrenin içinde milyonlarca parçacık var. Bir de “BEN”. “BEN”i “BEN” yaratmadıysa acaba evrende şu parçacıkların birleşimiyle mi “BEN” oluştu? Eğer parçacıklar oluşturduysa BEN”in anahtarı kainattaki parçacıklarda gizlidir ve insan yönünü ona göre çizer. (BEN”i parçacıkların oluşturduğunu söyleyenler evrim savunucularıdır. Aynı zamanda bunlar Ateisttirler. ) O zaman ikinci olarak parçacıkların yaratıp yaratmadığını incelemeliyiz. Eğer parçacıklarda şuur varsa şuurlarıyla hareket edip de bizi meydana getirebilirler. Şuurlu olmadığını herkez biliyor. Ama bir şık daha var rastlantısal olarak da birleşip “BEN” oluşturabilirler. Bir anda tüm maddeler bir şekilde gelip anında insanı oluşturma ihtimali nedir? Bu ihtimal kapasitemizi bile aşacak küçüklükte bir ihtimal olduğundan Evrimciler demişler ki küçük bir hücreden evrimleşerek bu kadar çok canlı oluştu. En azından küçük bir hücrenin rastlantısal olarak oluşma ihtimali daha yüksektir. Evrim teorisi doğruysa bizim mahiyetimiz parçacıklarda gizli olabilir. Ancak yanlış ise bunu bırakıp evrenden de bağımsız boyut, zaman gibi kavramlardan bağımsız bir yaratıcının var olduğuna inanma ihtimali kalıyor.

Aşağıdaki paragrafta yazılan, tek bir proteinin rastgele oluşma ihtimalinin bilimsel açıklamasıdır.
Hücreyi oluşturan yüzlerce çeşit karmaşık protein molekülünden bir tanesinin bile doğal şartlarda oluşması ihtimal dışıdır. Proteinler, “amino asit” adı verilen daha küçük moleküllerin belli sayılarda ve çeşitlerde özel bir sırayla dizilmelerinden oluşan dev moleküllerdir. Bu moleküller canlı hücrelerinin yapıtaşlarını oluştururlar. En basitleri yaklaşık 50 amino asitten oluşan proteinlerin, binlerce amino asitten oluşan çeşitleri de vardır. Önemli olan nokta şudur: Proteinlerin yapılarındaki tek bir amino asitin bile eksilmesi veya yerinin değişmesi ya da zincire fazladan bir amino asit eklenmesi o proteini işe yaramaz bir molekül yığını haline getirir. Bu nedenle her amino asit, tam gereken yerde, tam gereken sırada yer almalıdır. Hayatın rastlantılarla oluştuğunu öne süren evrim teorisi ise, bu düzenlilik karşısında çaresizdir. Çünkü söz konusu düzenlilik, asla rastlantıyla açıklanamayacak kadar olağanüstüdür. (Kaldı ki teori henüz proteinlerin tesadüfen oluştukları iddiasına bile geçerli bir kanıt ya da açıklama getirememektedir, bunu da biraz sonra inceleyeceğiz. ) Proteinlerin fonksiyonel yapısının hiçbir şekilde tesadüfen meydana gelemeyeceği, herkesin anlayabileceği basit olaslık hesaplarıyla dahi rahatlıkla görülebilir. Örneğin, bileşiminde 288 amino asit bulunan ve 12 farklı amino asit türünden oluşturan ortalama büyüklükteki bir protein molekülünün içerdiği amino asitler 10300 farklı biçimde dizilebilir. (Bu, 1 rakamının sağına 300 tane sıfır gelmesiyle oluşan astronomik bir sayıdır: D) Ancak bu dizilimlerden yalnızca bir tanesi söz konusu proteini oluşturur. Geriye kalan tüm dizilimler hiçbir işe yaramayan, hatta kimi zaman canlılar için zararlı bile olabilecek anlamsız amino asit zincirleridir. Dolayısıyla yukarıda örnek verdiğimiz protein moleküllerinden yalnızca bir tanesinin tesadüfen meydana gelme ihtimali “10300`de 1” ihtimaldir. Bu ihtimalin pratikte gerçekleşmesi ise imkansızdır. (Matematikte 1050`de 1`den küçük ihtimaller “sıfır ihtimal” kabul edilirler. ) Dahası, 288 amino asitlik bir protein, canlıların yapısında bulunan binlerce amino asitlik dev proteinlerle kıyaslandığında oldukça mütevazi bir yapı sayılabilir. Aynı ihtimal hesaplarını bu dev moleküllere uyguladığımızda ise, “imkansız” kelimesinin bile yetersiz kaldığını görürüz. Canlıların gelişiminde bir basamak daha ilerlediğimizde, tek başına bir proteinin de hiçbir şey ifade etmediğini görürüz. şimdiye kadar bilinen en küçük bakterilerden biri olan “Mycoplasma Hominis H 39″un bile 600 çeşit proteine sahip olduğu görülmüştür. Bu durumda, tek bir protein için yaptığımız üstteki ihtimal hesaplarını 600 çeşit protein üzerinden yapmamız gerekecektir. Sonuçta karşılaşacağımız rakamlar ise imkansız kavramının çok ötesindedir. şu anda bu satırları okuyan ve şimdiye kadar evrim teorisini bilimsel bir açıklama sanmış olan bazı okuyucular, belki buradaki rakamların abartıldığından, gerçekleri yansıtmadığından endişe edebilirler. Hayır; bunlar kesin ve somut gerçeklerdir. Hiçbir evrimci de bu rakamlar karşısında bir itirazda bulunamaz. Tek bir proteinin tesadüfen oluşma ihtimalinin “bir maymunun daktilo tuşlarına rastgele basarak hiç hata yapmadan insanlık tarihini yazması” kadar imkansız olduğunu onlar da kabul etmektedirler. Ama diğer açıklamayı, yani yaratılışı kabul etmektense, bu imkansızı savunmaktadırlar. Pek çok evrimci bu gerçeği itiraf eder. Örneğin Harold Blum adlı evrimci bilim adamı, “bilinen en küçük proteinlerin bile rastlantısal olarak meydana gelmesi, tümüyle imkansız gözükmektedir” demektedir. Evrimciler, moleküler evrimin çok uzun bir zaman sürdüğünü ve bu
zamanın imkansız olanı mümkün hale getirdiğini iddia ederler. Oysa ne kadar uzun bir zaman verilirse verilsin, amino asitlerin rastlantısal olarak Evrimin Moleküler Çıkmazı 135 protein oluşturmaları imkansızdır. Amerikalı jeolog William Stokes Essentials of Earth History adlı kitabında bu gerçeği kabul ederken “eğer milyarlarca yıl boyunca, milyarlarca gezegenin yüzeyi gerekli amino asitleri içeren sulu bir konsantre tabakayla dolu olsaydı bile yine (protein) oluşamazdı” diye yazar. Peki tüm bunlar ne anlama gelmektedir? Kimya profesörü Perry Reeves ise bu soruya şöyle bir cevap verir: Bir insan, amino asitlerin rastlantısal olarak birleşiminden ne kadar fazla muhtemel yapı oluşabileceğini düşündüğünde, hayatın gerçekten
de bu şekilde ortaya çıktığını düşünmenin akla aykırı geldiğini görür. Böyle bir işin gerçekleşmesinde bir Büyük ınşa Edici`nin var olduğunu kabul etmek, akla çok daha uygundur.
Yukarıki paragrafta yazılan tek bir proteinin rastgele oluşma ihtimalidir. Kaldı ki bizim tek bir hücremizde 1 tane protein yok!

Evrimciler yukarıda anlatılan olayın tesadüfen olduğuna inanırlar. Bir şekilde küçük bir hücre oluştuğuna sonra da bu hücreden evrimleşme neticesinde canlı çeşitlerinin türediğine inanırlar. Günümüzdeki modern bilim, Tek bir hücreden evrimleşme sonucu bu kadar çok canlı oluştuğu düşüncesinin tamamen yalan yanlış bir hayal ürünü olduğunu hiç kimsenin inkar edemeyeceği delillerle ispatlamıştır.

http: //api. fmanager. net/api_v1/productDetail. php? dev-t=7EZU2FZ0164&objectId=648

Yukarıdaki adresten Evrimin yanlış olduğuna dair kesin ispat içeren kitabı bedava indirebilirsiniz.

Evrimi savunanlar evrim teorisinin yalan olmasını istemezler neden? . Çünkü evrim teorisi yalan olursa tesadüflere devam etmek zorunda kalacaklar. Onlar için bu dayanılmaz bir acıdır. Çünkü ister istemez bu durumda bir yaratıcının var olduğunu kabul etmek zorundalar. Ancak içlerindeki inat bu kabulü engellemektedir. Tek bir proteinin bile oluşma ihtimalini gören bunun tesadüfen olmadığını, bir yaratıcısı olduğunu hemen görür.

Çok eski tarihlerde evrenin ve zamanın sonsuz önceden beri var olduğu sanılıyordu. Ancak Günümüzdeki modern bilim Zamanın da bir başlangıcı olduğunu buldu. Bilimin şu anki bulgularına göre evren küçücük bir nokta halindeyken büyük bir patlama gerçekleşmiş ve zaman kavramı da bu patlama ile başlamıştı. Gelecekte ise evrenin yok olmasıyla zaman da yok olacaktı. BU ZAMANIN DA BİR BAŞLANGICI VE SONU OLDUĞUNU GÖSTERİYOR.

Evrimciler sonsuz önceden beri mukakkak böyle bir tesadüf olacağını öne sürerdi. Gerçektende mantıklıydı söyledikleri. Eğer sonsuz önceden beri zaman akıyor ve sonsuz sonraya gidiyorsa böyle bir tesadüf yaşanabilirdi. Şunu şu misalle daha iyi açıklayabiliriz. Dünyanın herhangi bir yerine gizlice elimdeki küçük kum taneciğini gömsem. Sonra bu kum taneciğini sizden bulmanızı istesem. Ve bunu bulmanız için sonsuz yıl (ölümsüz olduğunuzu farzedin) mühlet versem. Belki bir gün bulabilirsiniz. Ancak 1 gün mühlet versem bulabilir misiniz? Günümüzdeki modern bilim zamanın da bir başı ve sonunun var olduğunu ispatlamasıyla tesadüfçülerin hiçbir tanecik dayanak noktasını bırakmadı.

SONUÇ:
Evrim teorisi doğruysa bizim mahiyetimiz parçacıklarda gizli olabilir. Ancak yanlış ise bunu bırakıp evrenden de bağımsız boyut, zaman gibi kavramlardan bağımsız bir yaratıcının var olduğuna inanma ihtimali kalıyor. Evrim teorisinin çürük bir fikir olduğunu ve bizim “BEN”imiz tarafından hayal edilmiş fikirden ibaret olduğu şu anki bilim tarafından düzeltilemeyecek şekilde ispat edilmiştir. O zaman geriye son şık kalıyor… Peki niçin “BEN” BEN”i oluşturanını bilmek istemiyor da başka yaratıcılar kendine bulmaya çalışıyor? Kimi BEN”ini kendi yarattığına inanır, Kimi şuursuz parçacıklardan geldiğine, kimi kendi şekillendirdiği puta…

Anlayacağınız çeşit çoktur. Fakat bu çeşitlerden sadece bir tanesi doğrudur. Bendeki “BEN”i şuursuz parçacıklar yarattı, sendekini şu şekillendirdiğim put yarattı, ondakini Allah yarattı gibi bir mantıksızlık olmayacağını herkez kavrayabilir. O zaman doğruyu aramak lazım. Çünkü “BEN” için yararlı olan onda gizlidir. Ondan öğrenmeli “BEN”in özünü neden var olduğunu… BEN”i yaratmayandan değil.

Yazar : H. Gökhan Canbey

 


About the Author
Author

Dini Yazilar

Leave a reply

Name (required)

Website