Bu görüşe karşı filozof John Hick şu örneği vermiştir:
“Dünya bir gözyaşları ırmağı değildir. Bir ruh oluşturma ırmağıdır. Anne babalar çocuklarını bazı zevklerden mahrum bırakırlar. Onların bazı şeyleri acı tecrübelerle öğrenmelerine de izin verirler. Hatta ceza verip acı çektirirler. Bunu yapmalarının nedeni kısa vadeli hazzın yanında kendine hakim olma, bilgelik, ahlaki erdem ve kendini gerçekleştirme gibi önemli şeylerin var olduğuna inanmalarıdır. Çocuğun bakış açısından bu zalimce görünür. Ancak bu görüş yanlıştır ve çocuğun bu görüşü savunmasının nedeni anne babanın daha geniş perspektifini kavrayamamasıdır. ”
John Hick acı kavramını anlatırken Tanrı’nın acı çektiren bir zalim olmadığını, insanların acı çekmekten dolayı Tanrı’yı suçlamasının nedeninin olaya veya duruma Tanrı’nın perspektifinden bakamadıklarından kaynaklandığını söyler.
Hayatın hazlarla dolu olmasını, içinde hiç acı olmamasını istemek gece ve gündüzün birbirlerini izlemelerini gerektiren bir ekosistemin parçası olduğumuzu unutarak sadece gündüzlerimizin olmasını istemek kadar yanlıştır. * Bu görüşe karşı “Öyleyse Tanrı neden böyle bir sistem yarattı da biz acı çekiyoruz?” sorusunu soracak olursak…
Öncelikle bu soruya cevap vermek ateist veya deist olmamayı gerektirir. Çünkü bu soruya cevap verebilmek için insanın bilgisi yetersiz kalır. Tanrı’nın neden böyle yaptığını bize yine Tanrı söyleyebilir. Dolayısıyla insanın yaratılışından bu yana Tanrı’nın elçilerle ve kutsal kitaplar aracılığıyla insanlara kendi yolunu anlattığını ve bu yüzden de dünyada var olan bir Tanrısal bilginin olduğunu kabul edecek olursak o zaman aradığımız bir takım gerçeklere ulaşacağımızı da kabul etmemiz gerekir. Öyleyse tekrar soralım: “Tanrı neden acıyı yarattı ve bizim acı çekmemize razı geliyor ve engellemiyor?”
Allah bu dünyaya değil, yaptığımız iyi amellere değer verir. Yaptıklarımız gerçek hayatta karşılığını bulacaktır. “Biliniz ki dünya hayatı bir oyun, bir eğlence, bir süs ve kendi aranızda övünme, mal ve evlat çoğaltma yarışından ibarettir. Bu, tıpkı bir yağmura benzer ki; bitirdiği ot, ekincilerin hoşuna gider, sonra kurur, onu sapsarı görürsün, sonra çerçöp olur. Ahirette ise çetin bir azab; Allah`tan mağfiret ve rıza vardır. Dünya hayatı, aldatıcı bir zevkten başka bir şey değildir. (Fatır-5)” Bu ayetle beraber “Dünyanın Allah katında hiçbir değeri yoktur. Şayet dünyanın Allah için sivrisineğin bir kanadı kadar değeri olsaydı Allah onu inkar eden kafire bir yudum su bile vermezdi. ” Hadis-i şerifini de düşünecek olursak dünyada var olan acıları, adaletsizlikleri anlayamama ve bunlardan dolayı Yaratan’ı suçlamadaki hata gerçek hayata inanılmaması veya inanılıp da gafletle unutulmasıdır. Çocukluğumuzda annemiz ve babamız bizim için hayatın merkezidir.
Gençliğimizde arkadaşlarımız ve sevgililerimiz, çalışmak zorunda olduğumuz dersler, tuttuğumuz takımlar, sevdiğimiz filmler, kitaplar, siyasi fikirler… Daha sonra iş hayatı, eşlerimiz, çocuklarımız, torunlarımız, sağlığımız…Zaman değiştikçe hayatımızın merkezi de değişir. O an hiç bitmeyecek sanırız biter, yerine başkası hayatımıza girer. Oysa ki her şey biter, geçicidir. Allah kalıcıdır. Zamanı gelir en sevdiğin seni arkadan vurur, O vurmaz, adaletlidir. Seni yalnız bırakırlar, O bırakmaz, sana şah damarından daha yakındır. İnsanlar seni affetmez, O bütün günahları bağışlar. Hiç kimse kusursuz değildir, O kusursuzdur, mükemmeldir. Hiç kimse seni O’nun kadar sevemez.
Ölmekten mi korkuyoruz? “Ölüm sevgiliye kavuşmaktır (Mevlana)”. Ölüm hakikatle karşılaşmadır. Perdenin çekilmesidir. Ayrılığın sonlanmasıdır. Hz. Muhammed (sav) der ki: “Dünya müminlerin hapishanesi, kafirlerin cennetidir. ” Hapishanenin içindeki fani ayrıntılar birer süsten ibarettir, hakikat her şeyin sahibi olan Allah’tır. Biz acıyı dünyada kaybettiklerimizde ararız. Asıl acı Sevgiliden uzak olmak, O’nun hoşnutluğunu kazanamamaktır. Yunus Emre “Bana Seni gerek Seni” diye boşuna mı demiştir? Cennet sadece dünyadakinden çok daha güzelliklerin olması, sonsuz mutluluktan ibaret değildir. Esas mutluluk gerçek Sevgiliye kavuşmaktır. Mevlana der ki: “Bütün kainatın ve varlıkların Yaratıcısından, O celal ve cemal sahibinden ruha çok tatlı bir hitapla “gel” denilince ruh, nasıl olur da kanatlanıp uçmaz? Berrak denizden ayrılmış, kurak yere düşmüş bir balığın kulağına dalga sesleri gelirse, balık nasıl olur da hemen sıçrayıp asıl yurdu olan denize atılmaz? Ruhunu yok olmaktan kurtaran ebediyet güneşinin ışığında her sufi nasıl olur da zerre gibi titremez, oynamaz? Bu kadar latif, güzel, sevimli ve can bağışlayıcı olan eşsiz varlığı bulamayan, tanımayan ve sevemeyen kimse, cidden ne zavallı, ne kötü, ne sapık bir kimsedir! Ey ruh kuşu, ihtiraslarından, günahlarından temizlendin, nefsinin kafesinden kurtuldun. Mana kanatların açıldı. Haydi, geldiğin yere, kendi vatanına doğru uç, uç!”
Allah bize acı verir çünkü bize sonsuz mutluluk vaat eder. Başarıya, mutluluğa ulaşmak için çalışmak gerekir. Ruhumuzu kirlerden arındırmak gerekir. Tatlının değerini anlamak için acı çekmek, güzeli anlamak için çirkini görmek gerekir. Her şeyin bir bedeli vardır. Acı çekeceğiz ki ruhumuz olgunlaşsın, çaresizliğimizi kavrayalım, O’na yönelelim, gözyaşlarımız O’nun için olsun. Mevlana’nın dediği gibi: “Bulutlar ağlamasa yeşillikler nasıl güler?
*Felsefe Aracılığıyla Düşünme, Chris Horner, Emrys Westacott
Yazar : Şahin Coşar
Gökhan Apr 12 2012 - 12:55
Bunu düşünüp düşünmek varken sabretmeyi kullanmak içindir belkide diyorum sonuçta bu da bir aşama ama sabır ile birlikte bazı düzenlemeler belkide yeni bir rota belirlememiz gerekir bazen hayatımızın seyrine..