Temizlenen Melekeler ve Hafızanın Kodları

“Bir ayet böyle saptırılabilir mi?” denilebilecek türden bir tahrifatın nasıl yapıldığının, insanların Allah’ın kitabından nasıl kademeli olarak, yavaş yavaş uzaklaştırıldığının kanıtı Vakıa suresinin 79. ayetidir. Ayet Cımbızlama ve Tahrif Teknikleri kullanılarak ayetin bağlı bulunduğu pasajdan cımbızlanıp (koparılıp) ayete, asıl manası dışında çok daha farklı bir mana verilmiştir. Bu çok farklı mana maalesef Kur’an ruhuna aykırı olduğu gibi Allah’ın farz kılmadığı bir şeyi farz kılarak insanlara belli bir külfet de yüklemektedir. Ayetin değiştirilen manasına göre Kur’an’a dokunmak için, onu eline alıp okumak için abdest farzı getirilmiştir. Yine bu manaya göre Müslüman olmayan birinin öğrenmek adına bile olsa kesinlikle Kur’an’a dokunmaması gerekir. Çünkü o kişi Müslüman olmadığı için abdest almamış olacak ve bizim abdest almayan birine Kur’an’ı vermemiz yasaklanmıştır. Oysa ayet bulunduğu pasaj içinde değerlendirildiği vakit, abdest alınıp temizlenmekten bahsedilmediği açıkça görülecektir.

 

Artık Hayır. O yıldızların mevkilerine yemin ederim.

Ve şüphe yok ki o, eğer bilseniz, bu elbette pek büyük bir yemindir.

Şüphesiz bu, saklı/korunmuş bir kitapta bulunan değerli bir Kur’an’dır.

Ona temizlenip arınmış olanlardan başkası dokunamaz.

Alemlerin Rabbi tarafından indirilmiştir.

(56/75-80)

 

 

Allah sözü daha etkili kılmak, insanların dikkatini çekip yoğunlaşmalarını sağlamak için yıldızların bulunduğu mevkilere yemin ederek ve bilmemiz halinde bunun büyük bir yemin olduğunu söyleyerek giriş yapmaktadır. Böyle bir girişten sonra yapılacak açıklama çok önem kazanmaktadır. Bu önemli açıklama Kur’an-ı Kerim’in Muhammed Peygamber’e indirilmeden önce çok korunaklı bir yerde saklı tutulduğu ve orada temizlenip arınmış olanlardan başka kimsenin dokunmadığı/dokunamayacağı gerçeğidir. Bir de Kur’an’ın Allah tarafından indirildiği gerçeği dile getirilerek bunun herhangi bir insan, cin veya şeytanın sözü olmadığı özellikle vurgulanmıştır.

 

“Ona temizlenip arınmış olanlardan başkası dokunamaz

(56/79).”

 

ayetine ayrı bir parantez açmak gerekir. Yukarıda belirttiğimiz gibi buradaki “mutahherûn” (temizlenip/arınan) sözcüğü ile abdest almadan ziyade bir varlığın/varlıkların niteliği olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu varlığın/varlıkların kim/kimler olduğunun cevabını yine Kur’an’da aramamız gerekir. Çünkü Kuran kendi kendisini açan, açımlayan, açıklayan bir kitaptır. Kuran’ın bu özelliğinden hareket edersek Abese suresinde bu varlık/varlıklar hakkında bize bilgi verdiğini görebiliriz.

 

Hayır; çünkü o (Kur’an), bir öğüttür.

Dileyen onu düşünüp öğüt alır.

Kutsanan bereketli sayfalardadır o.

Yüceltilen, tertemiz sayfalarda,

Yazıcıların ellerinde;

Ak pak, mübarek yazıcıların.

(80/11-16)

 

 

Yukarıdaki ayetlerde yüceltilen, tertemiz sayfalarda –o kutsanan sayfalarda- korunmuş olan vahye ancak tertemiz ak pak yazıcılar dokunabilir. Buradan hareketle bu yazıcıların Allah tarafında görevlendirilen melekeler (akıl-vicdan-sağduyu-gönül) olduğu söylenebilir. Vakıa suresinin 79. ayetinde bahsedilen “temizlenenler/arınanlar” abdest alan birilerinden değil, Allah’ın insanın varoluşunda insana verdiği/görevli kıldığı melekelerden bahsetmiş olmalıdır. Bu görevli melekeler dışında kimsenin o tertemiz vahye dokunamadığı; yani şeytanların, vesvese verici herhangi bir kimsenin bu vahye batıl bir şey karıştıramayacağı belirtilmektedir. Çünkü bu zikri indiren Allah’tır ve onun koruyucusu, teminatı da yine Allah’ın kendisidir (15/9). Özetle söylemek gerekirse vahye dokunabilmek için, mushafın içinden Kur’an’ı/manayı/vahyi çıkarabilmek için önyargısız, samimi, temiz bir “akıl-vicdan-sağduyu-gönül”e ihtiyaç vardır.

Bu bir yorum olarak düşünülebilir elbette, ama bu ayetlerdeki varlıklara melek diyebilmemiz de bir yorumdan ibaret olacaktır. Çünkü ayetlerin orijinalinde melek diye bir kelime/kavram geçmemektedir. Esasen bu ayetlerde Kur’an’a dokunmak, onu alıp okumak için abdest şartı olmadığı gibi, buradaki “mutahherûn” kelimesiyle kastedilenler de melekler değildir. Kur’an’ı anlayabilmek için onun kendisini bize açması için bizim fikri, düşünsel, vicdani olarak temizlenip hazır olma durumumuzu ortaya koymaktadır. Bugün beşeri bir ideolojiye, felsefeye, bilgiye dahi önyargılı bakarsak, onu okumadan önce kafamızın içindeki kuruntulardan, vesveselerden, şüphelerden beslenirsek, onu doğru olarak analiz edip gerekli faydayı sağlayamayız. Ancak ona önyargısız, temiz bir akıl ve sağduyuyla yaklaşırsak fayda elde edebiliriz.  “Zikir ve İnanç Geninin İnsanda Kodlanması” adlı bölümde zikrin korunmuşluğuyla ilgili bir çalışma, bir inceleme, bir tefekkür yapınca çok farklı sonuçlara ulaştık. Kitabın/mushafın değil de, özellikle zikrin korunduğunun beyan edilmesi tarafımızca çok manidardır.

Bu ayetlerden Kur’an’a dokunmak için abdest almak hükmünü kesinlikle çıkaramayız. Nedeni ise, kitap elimizdeki yaprakları, kabı, yazıları olan nesnedir, diğer kitap ise kainattır (El-kitap).

Nitekim Kur’an saklanmış/korunmuş bir kitapta (kitab-ı meknun) gizlidir (56/77-78). Elimizdeki kitaptan (Kur’an-ı Kerim) ve El-kitaptan (kainattan) Kur’an’ı, anlamı, manayı, asıl olanı, maksadı, muradı çıkarmak için temiz bir bilinç, önyargısız bir akıl, samimi bir kalp ve vicdanlı bir gönülle ihtiyaç vardır (56/79). Onun için Allah, temizlenenlerden başkası ona dokunamaz diyor. Yani akıl, vicdan, gönül, sağduyu melekelerini temizlemeyen, bilincini kötülüklerden, yalanlardan, günahlardan, pisliklerden arındırmayan kimse bu Kur’an’a, manaya, asıl olana, Allah’ın muradına erişemez. İstese de dokunamaz, dikkat edilirse ayette bir “dokunmayın” diye bir yasaklama söz konusu değildir, aksine kati bir biçimde “isteseler de dokunamaz” anlamını gözler önüne seriyor.

Seyyid KUTUP’un Fizilalil Kuran” adlı tefsirinde şunlar yazılıdır: “Bazı müşrikler Kur’an’ın şeytanlar tarafından yere indirilmiş bir mesaj olduğunu ileri sürdüler. Bu ayet bu iddiayı reddediyor. Çünkü yüce Allah’ın bilgisi ve koruması altında saklanan bu kitaba şeytanlar dokunamaz. Onu Peygambere getirenler, tertemiz meleklerdir. “Ona sadece tertemiz olanlar el sürebilir” ayetinin en tutarlı, en mantıklı açıklaması budur. Sebebine gelince ayetin başındaki “lâ” edatı cümledeki eylemin gerçekleşmeyeceğini belirten bir olumsuzluk edatıdır, yasaklama anlamı taşıyan bir edat değildir. Yoksa yeryüzünde bu Kur’an’ı temizler de, pisler de, mü’minler de, kafirler de elleyebilirler. Bu durumda olumsuz anlamı gerçeklik kazanamaz, askıda kalır. Yalnız eğer olumsuzluk müşriklerin Kur’an’ı şeytanların indirdikleri yolundaki iddialarına bağlanır da arkasından bu iddianın reddedildiği kabul edilirse cümlenin anlamındaki olumsuzluk gerçekleşmiş olur. Çünkü o takdirde Kur’an’ın gökte saklanan orijinaline “temizler”den başkası el sürmemiş, dokunmamış olur. Bir sonraki ayet de bu yaklaşım tarzını destekler: “O Allah tarafından indirilmiştir.” Yani şeytanların getirdikleri bir mesaj değildir.

Bu ayetin başka bir anlama geldiğini belirten iki hadis vardır. Bu hadislere göre ayetin anlamı “Kur’an’a sadece temiz olanlar el sürebilir” biçimindedir. Fakat tefsir bilgini İbn-i Kesir bu hadisler hakkında şöyle diyor: “Bu hadisler zehri ve başkaları tarafından aktarılmıştır. Böyle bir aktarma zincirine güvenerek getirdikleri sözleri delil olarak kullanmamız doğru değildir. Bu hadisi Darukudni Amr b. Hazm’e, Abdullah b. Ömer’e ve Osman b. Ebul As’a dayandırarak aktarmıştır. Ama her üçünün aktarma zincirlerinde de tartışılabilir halkalar vardır. Doğrusunu Allah bilir.” (Bkz. Seyyid KUTUP, “Fizilalil Kuran”, Vakıa suresi 79. ayetin tefsiri)

 

Asıl mesele bu zikredilen “temizlenenlerin/arınanların” melek olup olmadığıdır. Bu ayetlerde zikredilenlerin melek olmadığını düşünmemize vesile olan başka ayetler de var. Özellikle İnfitar suresi ve Kaf suresi bu konudaki düşüncelerimizi biraz daha açmakta ve güçlü bir şekilde desteklemektedir. İnfitar suresini ilk 5 ayeti kıyamet sahnelerini ve kabirlerden çıkıp tekrar dirilmeyi ve hesap vermeyi anlatmaktadır.  7-9. ayetler ise Allah’ın insanı ölçülü bir şekilde yaratmasından bahsedilmekte ve bu ikramlara rağmen insanın Hesap gününü/ahireti yalanladığını beyan etmektedir. Şimdi dikkatiniz çekmek istediğimiz ayetlerde de melek kelimesi/kavramı geçmemektedir.

 

تَفْعَلُونَ مَا يَعْلَمُو كِرَامًاكَاتِبٖينَ وَاِنَّ عَلَيْكُمْ لَحَافِظٖينَ

Halbuki üzerinizde hâfızlar var,

Değerli yazıcılar (Kiram kâtibler).

Yaptığınız her şeyi bilirler.

(82/10-12)

 

Bu ayetler dikkatlice okunduğunda dediğimiz gibi melek kelimesinin/kavramının geçmediği görülecektir. “Üzerimizde hafızların” olduğu söyleniyor, Pekala buradaki hafızlardan hareketle, insan beynindeki hafızanın kastedilmiş olması kuvvetle muhtemeldir. Kafatasın içindeki beyin loblarının sağda ve solda oturmuş vaziyette duygularımızı, düşüncelerimizi, hislerimizi, tasarılarımızı, kaygılarımızı, sevinçlerimizi, üzüntülerimizi; kısaca tasarladığımız ya da yaptığımız her şeyi kontrol ettiğini, kaydettiğini biliyoruz.

 

“Oku kitabını! Bugün hesap sorucu olarak sana nefsin yeter” (17/14),

“O gün, dilleri, elleri ve ayakları yaptıklarına şâhidlik edecektir.”(24/24)

 

gibi ayetler insan bedenini oluşturan organların kendi aleyhinde şahitlik yapacağı ve insan nefsinin kendisini hesaba çekeceğini Kur’an-ı Kerim bize bildiriyor.

 

وَلَقَدْ خَلَقْنَا الْاِنْسَانَ وَنَعْلَمُ مَا تُوَسْوِسُ بِهٖ نَفْسُهُ وَنَحْنُ اَقْرَبُ اِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَرٖيدِ اِذْ يَتَلَقَّى الْمُتَلَقِّيَانِ عَنِ الْيَمٖينِ وَعَنِ الشِّمَالِ قَعٖيدٌ مَا يَلْفِظُ مِنْ قَوْلٍ اِلَّا لَدَيْهِ رَقٖيبٌ عَتٖيدٌ

Andolsun, insanı biz yarattık ve nefsinin ona verdiği vesveseyi de biz biliriz. Çünkü biz, ona şah damarından daha yakınız.

Sağından ve solundan kayıtla görevli iki kaydedici kuvve, kaydederler!

Her ne söz söylerse, mutlaka yanında hazır bir gözcü vardır.

(50/16-18)

 

Ayetleri Arapça metninden okuduğumuz vakit, burada da melek kavramının geçmediğini görüyoruz.  Kaf suresi 16. ayette nefsimizin bize fısıldadıklarını (düşünce, duygu, his, tasarı, fikir vs) bizi yaratan, bize şekil veren Allah biliyor. Bizim sağımızda ve solumuzda oturan kuvveler (yetilerimiz) de nefsimizin bize fısıldadıklarını tek tek kaydediyor. Sağımızda ve solumuzda kayıt eden birimlerin/yetilerin beyin lobları olması şaşırtıcı olmayacaktır. Beyin lobları biri sağ lob, biri de sol lob olmak üzere iki kısma ayrılır ve üzerimizde(tepemizde) oturur vaziyettedirler. Bugünkü bilimsel verilerden hareketle insan beyninin müthiş bir güce ve hafızaya sahip olduğunu biliyoruz. Bu ayetlerde de beyin loblarının gördüğümüz, duyduğumuz, tattığımız, kokladığımız, dokunup hissettiğimiz bütün bilgileri, yaşantıları, düşünce, duyguları, tasarıları, sevinç ve üzüntüleri kaydettiklerini söyleyebiliriz. Kaydedilen bu kadar muazzam bir yaşantının büyük bir kısmını hatırlamıyoruz diye onların beynimizin hafıza merkezlerinden silinip gittiğini iddia edemeyiz. Nitekim yıllar önce yaşadığımız bir olayı, tanıdığımız bir insanı hatırlayabiliyoruz. Veyahut kullanmasını öğrendiğimiz bir aracı yıllar sonra hiçbir zorluk çekmeden tekrar kullanabiliyoruz. Bu bilgilerin hafızadan tamamen silinmediği sadece üstünün kullanılmaya kullanılmaya tozlandığını söyleyebiliriz. Yüce Allah genelde insanı, özelde de insan beynini o kadar muazzam bir şekilde yaratmış ki, ortalama bir insan ömrüne sığacak bilgi, belge, fotoğraf, koku, dokunuş ve sesi muhafaza (hafıza) ettiği; yani bir yaşantıyı bütünüyle kaydedecek bir donatıyla insanı donattığını söyleyebiliriz. Bizim söylediğimiz, yaptığımız, tasarladığımız her şeyi de bu kaydediciler kaydediyor ve büyük mahkeme gününde bunlar önümüze tek tek konulacak ve Rabbimiz: “Oku kitabını! Bugün hesap sorucu olarak sana nefsin yeter (17/14).” diyecektir.

 

اِنْ كُلُّ نَفْسٍ لَمَّا عَلَيْهَا حَافِظٌ

Hiçbir benlik yoktur ki, üzerinde bir koruyucu/bir bekçi bulunmasın. (86/4)

 

Buradaki “hafız”dan kasıt hafıza/kaydedici bir yetimizdir. İnsandaki bu kaydedici kuvve/yeti de beynimizin belli bölgeleridir. Dikkat ederseniz ayetin Arapçasında üzerinde (‘aleyha) kelimesi var. Bu da kaydedici kuvvemizin/yetimizin vücudumuzun en üst kısmında yani üzerinde yer aldığını gösterir, bu da anlayacağınız üzere beyin loblarıdır. Nitekim Kaf suresinin 17. ve 18. ayetlerde bu bilimsel gerçeği ortaya koymaktadır. (50/17-18. ayetlerin çevirilerinde melek/melekler diye çevrilmesine rağmen ayetlerin orijinalinde melek/melekler kavramı geçmemektedir.) Üzerinde (‘aleyha) sözü kinayeli olarak kullanılmıştır, ikinci anlamı ise mecazen sizi her daim kollayan ve sizin yaptığınız, düşündüğünüz hissettiğiniz, tasarladığınız her şeyi kayıt altına alan bir gözcü, bir bekçi bulunmaktadır. Bu gözcü Allah’tır, bizi her daim koruyan, gözetleyen, sinelerimizin özünü bilen odur. “Sinelerin özünü bilen” (64/4, 67/13), “Her şeyi koruyucu”(11/57), “Her şeyi hakkıyla gözetici”(33/52), “Her şeye şahit”(5/117), “Göğüslerdekileri bilici” (3/119, 154) olan yüce Allah, Elmalılı Hamdi Yazır’ın deyimiyle: “Hepsinin(bütün nefislerin) üzerinde koruyucudur. Bütün muhafızlar onundur. İnsanın hafızası da onun koruyucu olduğunu gösteren delillerden biridir.”

 

Tarık suresinin 5-7. ayetleri ise insanın elementer-biyolojik yapısını vurgu yapmakta ve insanın Allah tarafından nasıl şekillendirildiğini ortaya koymaktadır. 8. ayet ise, ölümden sonra tekrar dirilmeye inanmayanlara bir cevap niteliğindedir. Hesap gününün geleceğinden ve bu dünyada yaptıklarımızın ahirette karşımıza ilk günkü tazeliğiyle konulacağını bu hafıza kartları (beyin lobları) sayesinde mümkün olacağını Rabb bize bildiriyor (86/9).

Bu bilgilerin ortaya konulduğu o günde tekrar dirilmeyi dolayısıyla ahireti inkar edenlere hiç kimse yardım etmeyecek ve herkes dünyada yaptığının karşılığını burada görecektir (86/10). Devam eden ayetlerde Kur’an’da birçok yerde gördüğümüz üzere sözün gücünü, etkileyiciliğini, hükmünü ortaya koymak böylelikle muhatabının dikkatini anlatılan şeye çekmek ve anlatılacak bu şeyin önemi belirtmek üzere Allah and içiyor ve inanmayanlara belli bir süreye kadar dünyada yaşamak için mühlet tanıyor (86/10-17).

Nitekim insanların kendi nefsinin kendisi hakkında konuşacağı ve onu sorgulayacağı şu ayetle sabittir:

 

“Oku kitabını! Bugün hesap sorucu olarak sana nefsin yeter” (17/14)

 

Muhittin BOZKURT


About the Author
Author

wejedar

Comments (2)
  • Avatar

    Güray TEKİN Aug 1 2012 - 11:09 Reply

    KUR’AN’I ARAPÇA ÖĞRENMEK VE ANLAMAK İÇİN NE DERS NE DE KURS YETERLİ OLMAZ.KURS VE DERSİN AMACI DİNDAR (?)NESİL YETİŞTİRMEKTİR.BUNUN İÇİN İLAHİYAT FAKÜLTESİNİ BİTİRMEK GEREKİR Kİ BU KADAR EMEK VE MASRAFA DA GEREK YOKTUR. KUR’ANI ÖĞRENMEK İÇİN ONU ANA DİLİYLE YAZILILMIŞ TERCÜMESİNDEN BİR DERS KİTABI VEYA ROMAN GİBİ OKUMAK VE ANLAMAK MÜMKÜNDÜR VE YETERLİDİR.

  • Avatar

    Hüseyin Aug 2 2012 - 16:02 Reply

    Bu dersin amacı Kuran tabiriyle “kitap yüklü eşek haline getirme ” “sürüleştirme” “huraferle uğraştırma” dır. Kuran meallerinde sıkıntılar çoktur. Eğer siz sokaktaki tinercinin saçın okşayıp derdine çare olmuyorsanız Kuran’ı okumamalısınız. Anlayamazsınız. İhtiraslarından(mal, mülk, şehvet hırsı) arınmayan insanlar bu kitabı anlayamazlar.

Leave a reply

Name (required)

Website