KUR’ANIN AKLA VERDİĞİ ÖNEM VE PRATİK AKIL

Şüphesiz Allah katında canlıların en kötüsü, düşünmeyen/akletmeyen/aklını kullanmayan sağırlar ve dilsizlerdir. (Enfal suresi 22. ayet)

…Allah, pisliği, aklını kullanmayanlar üzerine bırakır. (Yunus  suresi 100. ayet)

 

Akla, ilme, düşünmeye Kur’an kadar vurgu yapan hiçbir semavi kitap yoktur. Kur’an taklidi bir imanı değil bilakis akla dayanan, düşünerek, bilinçli bir eylem olarak edinilen imanı kabul eder. Bu nedenle zaten imanın olmazsa olmaz şartlarından birincisi “aklın baliğ olması” yani bireyin analiz, sentez değerlendirme yapabilecek, iyi ile kötüyü ayırt edebilecek seviyede bir akla sahip olması gerekliliğidir.

Ateizmin ya da bu düşünceye inanan İnançsız insanların önemli bir yanılgısı insanlığın çağımızdaki sosyal, siyasal, hukuksal, teknolojik ve bilimsel gelişiminin salt akıl yoluyla ya da dini red ederek elde ettiğini düşünmesidir. Hatta bir takım inançsız düşünürler meseleyi bir adım daha ileri götürerek dinin ve vahyin her türlü gelişmenin önünde bir engel olduğunu iddia ederler. Oysa durum tam da bunun aksinedir. Zira vahyi red eden, onun getirilerini kabul etmeyen aklın tek başına (salt aklın) evrenin ve yaratılışın gizemini, yaşamın amacını, insanların nerden gelip nereye gideceklerine dair ve nasıl bir yaşam sürmeleri gerektiğine dair bilgiyi kısacası ideal insan olabilmek için gereken gerçeği bulabilmesi mümkün değildir. (Zaten bu mümkün olabilseydi insanlara dinler, ya da peygamberler gönderilmezdi)

Bu iddiama işaret olarak Afrika ya da Avustralya ormanları gibi dünyanın farklı bölgelerinde yaşayan ve diğer toplumlarla etkileşime girmeyen ve vahiyle de muhatap olmadıklarını düşündüğüm –ya da olmuşlarsa bile vahye dair hiçbir bilgi birikimi edinememiş– yerli kabileleri örnek olarak gösterebilirim. Bu kabileler salt akıl yoluyla yaşamaya, toplumsal ve bireysel hayatlarını sürdürmeye çalışan insanlardır. Ve vahiy yoluyla edinilen bilgiler olmadan salt aklın bu kadar binlerce yıldır insanoğluna aldırabileceği mesafe ve insanın gelişimine yapacağı katkı bence bu kabilelerin aldığı mesafe kadardır. Ve bu anlamda günümüzde bile bu insanların var olma sebeplerinin bizlere ilahi bir mesaj olduğunu düşünmekteyim.

Demek istediğim şudur: Bugünkü çağdaş tabir edilen birtakım gelişmiş nizam ve kurallarla düzenlenmiş sosyal hayatın şekillenmesinde, evrensel hukukun gelişmesinde, iyilik ve karşılıklı saygı çerçevesine dayanan bazı ahlaki ya da felsefenin deyimiyle etik kurallarının gelişip özellikle eğitimli toplumlarda derinlemesine yerleşmesinde, insanların evrensel haklar beyannamesi gibi görünürde dinlerden kaynaklanmayan bir takım bildirgeler yayınlayabilecek seviyeye gelmesinde temel etmen Âdem’den beri Allah tarafından gönderilen vahyin ve dinlerin öğretilerinin etkisidir. Yani eğer vahiy olmasaydı insanlar ne bilgi, bilim ve teknoloji olarak, ne toplumsal düzen olarak, ne hukuk anlayışı olarak, ne ahlaki gelişim seviyesi olarak asla bugünkü seviyelerinde olamayacaklardı. Tıpkı Afrika ya da Avustralya ormanlarında salt akıllarıyla yaşamaya çalışan insan toplulukları gibi…

O halde akıl ancak vahyin ışığıyla evrene, dünyaya ve insana baktığında evren hakkında, insan ve yaşam hakkındaki gerçeği ve doğruyu bulabilecektir. Vahyin ışığını almayan ya da bu ışığa sırtını dönen akıl oldukça sönüktür ve gerçeği bulmaktan da son derece uzaktır.

Bu girişten sonra gelelim Kur’an’ın akla verdiği önem ve ona yüklediği anlama…

Arapça bir sözcük olan akıl en genel tanımıyla, duyu organları aracılığıyla kendisine ulaşan bilgileri değerlendirerek doğru ile yanlışı ayırabilen, her türlü kavram ve fikirler arasında mukayeseler yapabilen; varlıkları, gaye, imkân ve ihtimal noktasından inceleyip onlar hakkında doğru bilgiler ortaya koyabilen zihinsel bir güçtür.1

Akıl olmadan sahih bir imanın gerçekleşmesi mümkün değildir. Çünkü insan, başlangıçta küfür ve imana sahip olmaksızın yaratılmıştır. Allah, insana akıl vermesiyle birlikte onu Kendine muhatap almış; imanı emredip küfrü yasaklamıştır. Böylece insanlar da Allah tarafından kendilerine bahşedilen akılları sayesinde, kanıtlarıyla birlikte Allah’ın varlığını ve birliğini onaylamış olurlar ki, işte bu, onların imanıdır.2 Dolayısıyla imana giden yolda aklı, akletmeyi yadsımak, gerçekte imanı da yadsımak anlamı taşır. Çünkü evren ve evrende olanlar ile Kur’an üzerinde düşünüp taşınacak, akıl yürütecek ve böylelikle Allah’ın varlığı ve birliği fikrine ulaşacak olan akıldır. İman, akla, akıl sahibine hitap eden bir kavramdır. Dolayısıyla akıl, iman için gerekli şarttır.

Araştırmaya, kesin bilgiye dayanmayan körü körüne bir iman, yani taklidî iman, İslam’ın benimsediği, onayladığı bir iman değildir. Aklın önemini öteleyen iman anlayışlarını İslam benimsememiştir. İslam’da, aklî delillere dayalı inanmanın hem teolojik hem de ahlâkî temelleri bulunmaktadır. Çünkü insanlar, neye, niçin ve nasıl iman ettiğinden dolayı sorumludurlar. Dolayısıyla onlar, sorumluluklarının gereği olarak, imanlarını, sağlam temellere oturtmak durumundadırlar.3

Bozulmamış ve tahrif edilmemiş tek ve son ilahi din olan İslam’ın kitabı Kur’an’ın Vahyine muhatap olarak iman teklifi alan aklın, akl-ı selim ile, derin ve incelikli bir akıl yürütme ile bizi sağlam bir imana ulaştırması ve kalbimizde iman ışığını yakması eğer önyargılarımızla kalbimizi kilitlememişsek (kalpleri mühürlenmiş olanlar, Araf, 101; Casiye, 23) ya da dünya zevklerinin esiri olup kalbimizi günahlarla hasta etmemişsek (kalplerinde hastalık olanlar; Bakara, 10; Tevbe, 125;) ya da ilahi vahye kulaklarımızı, gözlerimizi kapatmamışsak (sağırdırlar, kördürler…; Bakara, 18, 171; Yunus, 42) kaçınılmazdır.

Dikkat edilirse yukarıda kalpten bahsettik. Zira Kur’an, doğrudan akıl sözcüğünü bir isim olarak kullanmaz (yani “akıl şöyledir, böyledir…” gibi aklın isim olarak kullanıldığı cümleler yer almaz, Kur’an’da aklın kullanımı fonksiyonel olarak hep fiil terkibindedir) onun yerine Kuran, hemen hemen akıl ile aynı anlama gelen kalp sözcüğünü kullanır. Bu anlamda Kur’an’ın;

 

“Onların kalpleri vardır, onlarla anlamazlar”4;

“Yeryüzünde dolaşmazlar mı ki düşünecek kalpleri olsun!”5;

“Kur’an üzerinde düşünmüyorlar mı? Yoksa kalpleri kilitli mi!”6

 

gibi ayetlerinden de açıkça görülüp anlaşılacağı  üzere, Kur’an, kalbi, akıl yerine kullanmaktadır. Kur’an’a göre akletme işlevini gerçekleştiren “kalp”tir. Dolayısıyla Kur’an’ın akıl yerine kullandığı kalp, aklın eylemleri olan anlamayı, düşünmeyi gerçekleştiren bir merkez olmaktadır. Buna göre akletme eylemi, kalbin kendi tercihi ve özgür iradesiyle tasarlanıp beyin tarafından gerçekleşen bir süreç olmaktadır. Bu anlamda kalp, akıl ve vicdanı da içeren bir kullanım alanına sahiptir.

Kur’an’da, “akıl” sözcüğü isim olarak geçmemekle birlikte, onunla hemen hemen aynı anlamı içeren;

Lübb, 7: Şu bir gerçek ki, göklerin ve yerin yaratılışında, geceyle gündüzün birbiri ardınca gelişinde, aklını ve kalbini işletenler (elbab) için çok ibretler vardır. 3. 190

Hilm, 8: Akılları mı onlara bu (tavrı takınmaları)nı telkin ediyor, yoksa (bu hal) (sadece) kaba bir küstahlığın (azgınlığın) eseri midir? 52. 32

Hicr, 9: Düşün bütün bunları; bunlarda, akıl sahipleri için hakikatin sağlam bir kanıtı yok mudur? 89. 5

Nühâ 10: Peki, bu (hakkı inkar eden) kimseler, yurtlarında gezip dolaştıkları kendilerinden önce gelip geçmiş kuşaklardan nicesini helak ettiğimizi görerek bundan kendileri için bir ders çıkarmadılar mı? Oysa bu olguda, akıl sahipleri için mutlaka çıkarılacak dersler vardır! 20.128

Fuâd 11: Bilmediğin şeyin ardına düşme; çünkü, işitme duyusu, görme duyusu ve kalp, bunların hepsi (Hesap Günü’nde) bundan sorguya çekilecektir! 17. 36

 

kavramları bir bakıma aklın yerine kullanılmaktadırlar.

Kur’an-ı Kerimde İşlevli, fonksiyonel akıl 170 yerde; aklı kullanmak, eşyanın hakikatine, özüne vakıf olmak manasında akletmek 56 yerde kullanılmıştır. Akletmeyi ilgilendiren dolaylı kelimeler bunlara ilave edersek, Kur’an-ı Kerimde bu manada bini geçen kelime ve cümle bulunur.

Aklın  onun (akıl) türevi olan fiil şeklindeki kelimelerin Kur’an’da sıkça kullanılmasının önemli bir mesajı vardır. Çünkü Kur’an, işlevsel aklı önemsemektedir. O (Kur’an), düşünen, düşünce üreten; bilen, anlayan, anlamaya çalışan, yani bir fonksiyon icra eden pratik aklın önemine özellikle vurgu yapmaktadır. Çünkü ancak bu tür fonksiyonlar icra eden bir akıl, doğru (hakk) ile yanlışı (bâtıl) birbirinden ayırt edebilir. Aynı zamanda insanı diğer varlıklardan üstün kılan da işte bu tür bir işlevsel akıldır.12 Kişiyi doğru imana ve bu imanın gereği ve uzantısı olan yararlı ve uygun (sâlih) eylem ve ahlâkî davranışlara yönelten de esasen bu aktif akıldır.

“Kur’an’ın aklı”, soyut bir akıl veya kendi zatıyla var olan bir cevher değildir. Bundan dolayı Kur’an’da aklın kendisi değil, onun yansıması olan eylem ve davranışlar bilgi konusudur. Böyle olunca da aklın ne olduğundan ziyade onun görev ve işlevinin neler olduğu konusu daha çok önem arz etmektedir. Nitekim ilgili Kur’an ayetleri incelendiğinde, akletme”nin, salt zihinsel bir faaliyet olmayıp, aksine onun, daha çok, faal kalbin bir işlevi olduğu da görülecektir.13

 

Kur’an’ın akla yüklediği önemli bir takım işlevsel görevleri vardır. Bunlardan bazıları:

1- İbret almak (itibâr):

Allah, gece ile gündüzü evirip çeviriyor. Gözleri olanlar için bunda elbette bir ibret vardır. 24. 44

Kaldı ki, göklerde ve yerde nice ayetler, işaretler var ki, onlar (üzerinde düşünmeden) sırtlarını çevirerek yanlarından geçip gidiyorlar! 12. 105

 

Yukarıdaki ayetler dikkatle incelendiğinde evreni ve evrende gerçekleşen olayları gözlemleyerek onların arkasındaki hikmeti ve mantıksal ilişkiyi keşfetmeye yönelik aklî çabalara yapılan atıf kolayca görülecektir.

Bilimin temel enstrümanları deney ve gözlemdir. Yukarıdaki ayet ve benzerlerinde Allah insanlardan sürekli göğü, uzayı, evreni incelemelerini ve imkanları ölçüsünde gözlemlemelerini; gece ve gündüzün oluşumunu ve bunların sürekli birbiri ardınca gelmesinin gözlem ya da diğer bilimsel metotlarla incelenerek bir sonuca varılmasını istemektedir. Burada da görüleceği gibi bu ve benzeri pek çok ayette Kuran astronomi, uzay bilimleri, fizik, matematik gibi bilim alanlarına ve gözlem, akıl yürütme gibi bilimsel metotlara açık ve net bir şekilde göndermeler yapmış hatta insanlardan bizzat bu alanlarla ilgilenmelerini istemiştir. Aksi taktirde bu ayetlerin hiçbir anlamı kalmamaktadır.

O halde Kuran’ın bilimle çatıştığı, ya da bilimi dışladığı, ya da bilimle çeliştiği şeklindeki eleştiriler hem havada kalmakta, hem iyi niyetli olmayan ön yargılı görüşler olduğu daha bu ayetlerden belli olmaktadır.

Keza Kuran’ın yerdeki yani “arzdaki” “yeryüzündeki” işaretlere dikkat çekmesi; Jeoloji, jeofizik, jeodezi ve coğrafya gibi bilim dallarına yapılan bir göndermedir. Zira bu bilimlerle uğraşılmadan yeryüzündeki ayetler yani Allah’ın bilgisine ve yüceliğine işaret eden işaretlerin keşfedilmesi mümkün değildir.

 

2- Akıl yürütmek (nazar):

Ve muhakkak ki, sizin için (sağmal) hayvanlarda da (çıkarılacak) bir ders vardır: hayvanın karnında, (bedeninden) atılacak artıklarla kan arasından (salgılanan) ve içenlere lezzet ve ferahlık veren katıksız süt içiriyoruz size. 16.6 6

Göklerin ve yerin melekutuna, Allah’ın yarattığı herhangi birşeye bakmadılar mı; ecellerinin gerçekten yaklaşmış olabileceğini düşünmediler mi? Peki, bu Kur’an’dan sonra hangi hadise/söze iman ediyorlar? 7. 185

 

Yukarıdaki ayetlerde Allah hayvanlarda da yani onların yaratılışı ve sistemlerinin işleyişinde de insanlar için çıkarılacak bir takım dersler, işaretler olduğunu vurgulamaktadır. Bu da en genel anlamda zooloji ilminin inceleme alanına girmektedir.

Keza ikinci ayette “göklerin ve Allah’ın yarattığı şeylerin ecellerinin yaklaşmış olabileceğini düşünmediler mi?” ifadesi oldukça manidardır. Zira Allah’ı inkar eden materyalist felsefe özellikle geçen yüzyılın ortalarına kadar insanları evrenin ezeli ve ebedi olabileceği konusunda inandırmış ve evrenin bir başı olmadığı gibi bir sonu olmadığını da iddia etmiştir. Oysa gelişen bilim materyalizmin aksine evrenin bir başı olduğu gibi her halükarda ve mutlak manada evrenin bir sonu olduğunu/ olacağını da ispatlamıştır. Eğer hiçbir aksilik, patlama, çökme olmadan evrende herşey yolunda gitse bile uzunca bir süre sonra Allah’ın koyduğu entropi yasasına uygun olarak evrendeki bütün ısı kaynakları, yıldızlar sönecek, evren derin bir karanlığa ve eksi binlerce derece soğuğa gömülerek ölmeye mahkum olacaktır. Yani her şeyin olduğu gibi evrenin de her halükarda bir eceli vardır. Ayet bu gerçeğe 1400 sene öncesinde kesin ve net bir şekilde işaret etmektedir.

 

3- Bulup görerek anlamaya çalışmak (tabassur)

İnsan, neden yaratılmış olduğuna bir baksın!/bir düşünsün! 86. 5

Kesin inanmak isteyenler için yeryüzünde birçok deliller vardır. Bizzat kendi varlıklarınızda da böyle deliller vardır. Hâlâ görmeyecek misiniz? 51. 20-22

 

İnsan ve insanı inceleyen bilimler oldukça fazladır. Başta Tıp olmak üzere, biyoloji, psikoloji, sosyoloji gibi insanı inceleyen ve ilgilendiren tüm bilimler bu alana girer.

 

4- Derinliğine düşünmek (tedebbür, tefekkür)

Peki, onlar (Allah’ın bu) sözünü anlamaya hiç çalışmadılar mı? Yahut geçip gitmiş atalarına hiç gelmeyen bir şey mi geldi onlara? 23. 68

(Ey Muhammed!) Sana indirdiğimiz bu kutsal ilahi kelam (da her şeyi açıkladık ki) insanlar onun mesajı üzerinde iyice düşünsünler ve akıl iz’an sahipleri ondan ders alsınlar. 38. 29

 

Bu ayetlere dikkat edilirse tarih, geçmiş dönemlerde yaşayan insanların sosyolojik yapıları yani sosyoloji ve arkeoloji gibi bilimlere atıf vardır. Zira insanlar geçmiş dönemlerde yaşayan toplumlar hakkındaki bilgileri gerek arkeolojik kazılardan gerekse tarihten öğrenirler. Burada amaç sadece onların tarihlerini öğrenmek değil onlar hakkında derinlemesine sosyolojik tahliller yaparak onların düştükleri ve onları felakete sürükleyen hatalara düşmemek için dersler çıkarmaktır.

 

5- İnce bir kavrayışa sahip olmak (tefakkuh)

3. 191 – Onlar ki ayakta dururken, otururken ve uyumak için uzandıklarında Allah’ı anar, (ve) göklerin ve yerin yaratılışı üzerinde inceden inceye düşünürler: “Ey Rabbimiz! Sen bunları(n hiç birini) anlamsız ve amaçsız yaratmadın. Sen yücelikte sınırsızsın! Bizi ateşin azabından koru!”

30. 8 – Kendi benliklerinin içinde olup bitenleri de mi düşünmediler! Allah gökleri, yeri ve bu ikisi arasındakileri ancak hak üzere ve belirlenmiş bir süreye bağlı olarak yaratmıştır. Şu da bir gerçek ki, insanlardan çokları Rablerine kavuşmayı gerçekten inkâr ediyorlar.

 

Bu ayetler açık ve net bir şekilde düşünmeye, tefekküre, batının deyimiyle belki felsefeye ama ondan daha sağlıklı olarak “hikmet”e işaret etmektedir. Zira ayette evrenin ve yaratılan her şeyin varoluş amaç ve gayeleri hakkında inceden inceye düşünme ve bir sonuç çıkarma işlevinden bahs edilir. Bu işlevi yapan akıldır. Bu işlevi yapmaya da en genel anlamıyla batıda “felsefe” adı verilmiştir. Fakat yazımın başında da belirttiğim gibi akıl ışığını vahiyden almalıdır ki doğru bir sonuca varabilsin. Yoksa kaldığı karanlıklardan çıkması oldukça müşküldür.

 

6- Düşünüp anlamak (tezekkür)

2. 269 – Dilediğine hikmet bağışlar ve her kime hikmet bağışlanmışsa doğrusu ona en büyük servet verilmiş demektir. Ama derin kavrayış sahipleri dışında kimse bunu düşünüp anlayamaz.

39. 9 – … De ki: “Hiç bilenlerle bilmeyenler eşit olur mu? Ancak gönül ve akıl sahipleri düşünüp ibret alır.”

 

Yukarıda da bahs ettiğimiz gibi Allah burada açıkça “hikmet” den bahs eder. Kanaatimce Hikmet “derin kavrayış sahibi olmaktır”. Varoluş üzerinde düşünebilecek, bilgi ve donanıma sahip olmakla birlikte bu konuda doğru çıkarımlar yapabilecek bir ışığa da sahip olmaktır ki kanaatimce bu anlamda hikmet felsefeden ayrılmaktadır.

Sonuçta kısaca yukarıda özetlemeye çalıştığım gibi Allah Kur’an da her türlü bilime ve bilimin metodolojisine işaret etmiş, insanları bu bilim alanlarına yönlendirerek derin düşünmeye, araştırma yapmaya, incelemeye teşvik etmiş ve buna oldukça ısrarla da vurgu yapmıştır. Nitekim Aşağıdaki ayette de insanların bilgi sahibi olmadıkları, bilmedikleri, araştırmadıkları şeylerin peşinden gitmemeleri gerektiği konusunda uyarmıştır.

Bilmediğin şeyin ardına düşme; çünkü, işitme duyusu, görme duyusu ve kalp, bunların hepsi (Hesap Günü’nde) bundan sorguya çekilecektir! 17. 36

 

Üzülerek söylüyorum. Maalesef Kuran’ın ve İslam’ın öz değeri olan bilim, bilimsel metodlar, düşünme, akletme, aklını pratik olarak kullanma, fonksiyonel akıl, özgür düşünce, bilgi gibi değer ve kavramlar belki yanlış anlayışlar yüzünden belki de kasıtlı olarak Müslüman dünyasının literatüründen kaldırılmış ve yerine neredeyse bilim ve akıl düşmanlığı tesis edilmiştir… Bu da Müslüman dünyasının bugünkü geri kalmışlığının ve içine düştüğü kötü vaziyetin bence en temel sebebidir…

Konumuza dönecek olursak; İslam literatüründe iman, tasdikin, yani Türkçe’deki ifadesiyle doğrulamanın, onaylamanın karşılığıdır. “İman”, “tasdik”; “tasdik” de bir bilgiyi doğrulamak olduğuna göre; bilgi, “tasdik”ten, yani “iman”dan önce gelir. Dolayısıyla imanı, sağlam bir bilgi zemini üzerine inşa etmek esastır.

Bununla birlikte, tek başına bir bilgi de insanı mutlak bir imana ulaştırmayabilir. Dolayısıyla bilginin gerçek manada imana dönüşebilmesi için, kalbin ve duyguların da devreye girmesi, aklın kabul ettiğini, kalbin de benimseyip içtenlikle tasdik etmesi gerekir. Neticede imanın, hem akıl hem de bilgi ile doğrudan sıkı bir ilişkisi vardır. Akıl bilgiyi doğurur; bilgi ise insanı tasdike sevk eden en önemli unsurdur.14

Kur’an, imanı, Allah’ın varlığı, ahiret hayatı ve vahiy-nübüvvet bağlamında, bir taraftan mantıkî, diğer taraftan ahlakî temeller üzerine inşa etmeye çalışır. Böylece, tasdik, bilgi ve aynı zamanda mantıkî temelleri olan bir şey olduğu için, mantığın veya varlığın temel ilkesi olan “yeterli neden” veya “nedensellik” ilkesinden hareket edilerek evrendeki varlıklara dikkat çekilmek suretiyle “üstün deliller” ile bunlar üzerinde düşündürülerek gerçekleştirilmeye çalışılır.15

Kur’an, aklı kullanarak imana ulaşmayı önerirken, özellikle yaratılışa, evrene ve evren içinde gerçekleşen olaylara dikkat kesilmemizi salık verir. Kur’an sadece iman noktasında değil, imanın gereği ve uzantısı sayılan eylem ve ahlakî davranışlarımızı bile düşünen akla göre tanzim etmemizi de önermektedir.16

Son olarak; akıl kelimesi Kur’an’da olumsuz anlamda kullanılmaz. Akletmekten dolayı olumsuz bir durum veya sonuç ortaya çıkmaz. Bilakis kötülükler akıl etmemenin bir sonucu olarak gösterilir. Tüm insanlar akletmeye teşvik edilir. Kur’an tüm mesajının kabulünü insanın akletmesine bağlamıştır. Bu nedenle Kur’an mesajı bir dayatma ve doğma değildir. Tüm çağrısını insanların düşünerek, bilerek ve anlayarak kabul etmesi üzerine bina etmiştir. 17

Umarım İslam’ın öz değeri ve Kur’an’ın temel vurgularından biri olan aklı kullanmak, aklı işletmek, aklı vahyin emrine vererek doğruyu bulmaya yönlendirmek, üretime, faaliyete, işlevselliğe, özgürce düşünmeye, bilmeye, öğrenmeye, araştırmaya yönelik pratik aklı devreye sokmak ve hayatı ona göre şekillendirmek erdemi uzunca bir süreden beri bu değerin değerini anlayamamış ya da bu değeri kaybetmiş Müslüman dünyasında yeniden filizlenerek meyve veren bir ağaç haline gelir…

Aksi taktirde:

… Allah, pisliği, aklını kullanmayanlar üzerine bırakır. (Yunus suresi 100. ayet)

METİN AYDIN

www.ateizmvedin.com

DİPNOTLAR:

1 Yavuz, Y. Şevki, Kur’an-ı Kerim’de Tefekkür ve Tartışma Metodu, (Bursa, 1983), s. 67. Akıl tanımları için ayrıca bkz. Cürcânî, Seyyid Şerif, Ta’rîfâtü’l-Cürcânî, (ty., y.y.), s. 151-152.

2 Bkz. Ebû Hanîfe, “el-Fıkhu’l-Ekber”, İmam-ı Azam’ın Beş Eseri, (neşr. ve çev. Mustafa Öz), İstanbul1992, s. 56.

3 Daha geniş bilgi için bkz. Esen, “İman Kavramı Üzerine”, AÜİFD, s. 79-91.

4 A`râf, 7/179.

5 Hacc, 22/46.

6 Muhammed, 47/24.

7 Kur’an’da, lübb sözcüğünün çoğulu olan “elbâb” kullanılmaktadır. Bkz. Bakara, 2/179, 197, 269; Âl-i İmrân, 3/8, 190; Mâide, 5/100; Yûsuf, 12/111; Ra’d, 13/19; İbrahim, 14/52; Sâd, 38/29, 43; Zümer,39/9, 18; Gâfir, 40/54; Talak, 65/10.

8 Hilm sözcüğünün de, Kur’an’da, çoğulu olan “ahlâm” şekli geçmektedir. Bkz. Tûr, 52/32.

9 Fecr, 89/5.

10 Tâhâ, 20/54, 128.

11 İsrâ, 17/36; Necm, 53/11.

12 Örneğin bkz. Bakara, 2/164; En’âm, 6/151; A’râf, 7/179.

13 Daha ayrıntılı bilgi için bkz. Bekâroğlu, “Bir Anahtar Kavram Akıl”, I. İslam Düşüncesi Sempozyumu,(Beyan yayınları, İstanbul 1995), s. 169.

14 Daha geniş bilgi için bkz. Esen, Muammer, İman, İmanla İlgili Kavramlar ve Temel İnanç Esasları, (İlahiyat Yayınları, Ankara 2006), s. 13-15.

15 Örnek olarak bkz. En’âm, 6/149; Meryem, 19/66-67, Enbiya, 21/104; Rum, 30/2-46; Yâsin, 36/78-79; Fussilet, 41/37; Gâsiye, 88/17-20. Konuya ilişkin ayrıca bkz. Güler, İlhami, İman Ahlâk İlişkisi, Ankara Okulu, Ankara ), s. 20.

16 Örneğin bkz. Bakara, 2/44; Enfâl, 8/20-22.

17 Kur’an’da Akıl Kavramı / Hamdi TAYFUR

 

Kaynaklar

Kur’an-ı Kerim

Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 52:2(2011), ss. 85-96, Kur’an’da Akıl – İman İlişkisi, MUAMMER ESEN, DOÇ. DR., ANKARA ÜNİVERSİTESİ İLAHİYAT FAKÜLTESİ


About the Author
Author

metinlone

Comments (2)
  • Avatar

    ugur Jul 15 2013 - 13:17 Reply

    İş lafa gelince insanı diğer canlılardan ayıran en önemli özelliğin akıl ve akletmek olduğunu böbürlene böbürlene söyleriz ama iş o aklı kullanmaya gelince durum ortadaa..

  • Avatar

    FERHAT Jul 15 2013 - 13:50 Reply

    Teşekkürler..:)

Leave a reply

Name (required)

Website