Soru Sormak…

Soru Sormak…

 

İnsanların en büyük yaşam emarelerinden birisi düşünmektir. İnsan düşünebildiği kadar vardır. Şimdi düşünelim… Avrupa’da hristiyan bir ülkede dünyaya geldik. Doğar doğmaz vaftiz edildik. Geleneklere göre bir güzel hristiyan oluyoruz. Artık birer tane vaftiz anamız ve vaftiz babamız var. Büyüyoruz. Katoliklerin çoğunlukta olduğu bir okula kaydedildik ve gelişimimiz o yönde ilerliyor. Dinimizi öğrendik ve zamanla ibadetlerimizi de yerine getirmeye çalışıyoruz. 3 tane tanrıya inanıyoruz ve bunların toplamına 1 diyoruz. Çevremiz bizi takdir ediyor. Düşünmeye kalktığımız zaman sorular sormaya başlıyoruz; fakat bu sorular da kursağımızda kalıyor. Her defasında bizi ikna edecek birisi çıkıyor. 1+1+1=1 diyen insanlara inanmaya başlıyoruz. Diğer dinleri duyuyoruz ve bize göre herkes yanlış, sadece biz doğruyuz. Televizyonlarda, gazetelerde müslümanlar gösteriliyor ve hepsinin sakalı, şalvarı, sarığı var. Hepsinin elinde silahlar var ve durmadan ‘’Allahu Ekber’’ diye bağırıyorlar. Hepsi birer cani ve terörist diye tanıtılıyor. Bir kitapları var Kuran. O kitaba bağlı olarak bunları yapıyorlar bize söylenene göre. Hatta ‘’Onların kitabında kafirleri nerede görürseniz öldürün diyor, bunlar terörist!’’ demeye başlıyoruz. Derken zaman geçiyor ve bizim ülkemize de saldırıyorlar ve annelerimizi, babalarımızı, en yakınlarımızı öldürüyorlar. Ne düşünürdünüz?

İslam’a yaklaşmak ister miydiniz? Halbuki şu an müslümansınız ve hristiyanların da müslüman olması gerektiğini, hatta bütün dünyanın müslüman olması gerektiğini, müslüman olmayanların cehenneme gideceğini söylüyorsunuz öyle değil mi? Sizce o adamların da akledip doğru yolu bulmaları gerekir miydi? Aklı başında bir müslüman tabii ki gerekirdi diyecektir. Müslümanlara göre hristiyanlar da düşünmeli, Kuran’ı incelemeli, doğru yolu bulmaya çalışmalı ve tek tanrıyı bulmaya çalışmalılardı. Aynı zamanda müslümanlar örnek olmalı ve terörden uzak durmalıydı. Şimdi buraya kadar anlattıklarımı aklınızda tutun, başka bir örneğe geçiyoruz.

Türkiye’de dünyaya geldik, Alevi bir ailede… Çevremiz çok kalabalık. Aleviler, sünniler, Türkler, Kürtler, dinle alakası olmayanlar, ateistler, deistler, hanefiler, şafiler… Ailemizde cemevine giden de yok diyelim ki… Ailemizden, sülalemizden dolayı dört büyük halifeden biri olan Hz. Ali sevgisi baş gösterdi kalbimizde. Aynı şekilde Hz. Osman ve Hz. Ömer’i sevmemeye başladık bir şekilde. Evimizde Hz. Ali’nin timsali olan o resim var. Düşünün, o atmosfere girin. Anneniz de babanız da alevi ve doğumla birlikte alevilik size de geçti. Sünniler hakkında kötü düşünmeye başladınız; çünkü onlar sizlere sürekli zulmetti, Hz. Ali’nin halife olmasına engel oldular, sizleri hep küçük gördüler, hiçbir zaman değer vermediler.  Siz Hz. Ali öldürüldü diye camilere girmediniz, onlar da alevilerin suyu içilmez, yemeği yenmez dedi. Sürekli bir soğuk savaş halindesiniz. Hatta öyle ki size ‘’Sizin peygamberiniz kim?’’ diye sorular soranlar var Hz. Ali’yi kastederek. O alevinin ne yapması gerekirdi? Kuran’a uyması, sünnete uyması, diğer halifeleri sevmesi, namaz kılması, oruç tutması kısaca sizin gibi olması gerekirdi öyle değil mi? Yani alevi doğan birisi de soru sormalı ve doğruya ulaşmaya çalışmalıydı, araştırmalıydı. Peki…

Şimdi gelelim asıl konumuza. Soru sormak… Doğru cevapları bulmaya çalışın. Allah, bazılarını alevi, bazılarını sünni yaratarak alevilerin hakkını mı yiyordu? Sünnileri sürekli kayırıyor muydu? Bir dakika… Aleviler çok yakın örnek aslında. Sizce Allah, müslümanları kayırıyor muydu da bazı insanları hristiyan bazılarını Hindu, bazılarını da budist olarak yaratıyordu mesela? Ya da neden ateist anne babanın bir çocuğu oluyordu da bu insan da ateist oluyordu? Yoksa Allah’ın adalet sistemi bu şekilde mi işliyordu? Peki Kuran’a göre Allah adaletli değil miydi?

Örnekleri unutun. En baştan başlıyoruz. Müslüman kelimesinin anlamına bakalım. Kelimenin köküne indiğimizde s-l-m harflerinden geldiğini ve müslüman kelimesinin anlamının ‘’barış içinde teslim olan’’ olduğunu görürüz. Yani müslüman insan, tek Allah’a her anlamda teslim olan insan demektir. Yani aslında önemli olan Allah’a gereği gibi teslim olmaktır. Peki direkt İslam toplumunda doğmuş kişiler hariç diğerleri Allah’a nasıl teslim olacaklardı? Soru sorarak ve aklına ihanet etmeyerek öyle değil mi? Peki İslam dinine bakalım. Yukarıda bir alevi vardı. Çevresine baktığında gördü ki hanefi, şafi, maliki, hanbeli, maturidi, eşari, vahhabi gibi bir sürü farklı yol vardı. O da kendi mezhebine göre mi ilerlemeliydi atalarından gördüğü şekilde yoksa düşünüp soru sormalı ve doğruyu mu bulmalıydı?

İki büyük mezhep var: Sünnilik ve Şiilik. İkisinin de kendine ait hadis kaynakları, fıkıh anlayışları ve uygulamaları var. Peki bu ikisi de kesinlikle doğru mudur? Yani şöyle düşünelim. Birisi 2+2=3,9 diyor ve diğeri de 2+2=4,1 diyorsa biz bunlardan hangisini dinlemeliyiz? Şimdi kendinizi sünni ya da şii olarak düşünmeden cevap verin lütfen, sinirlenmenize de gerek yok, konuşuyoruz. Çünkü bunu okuyan bazı sünniler ‘’Ne alakası var kardeşim sünnilik 2+2=4 diyor zaten!’’ derken aynısını şiiler de yapıyor olabilir. Peki sen sünni ve sen şii… Siz bu mezhepleri atalarınızdan teslim almadınız mı? Kökenine gidelim. Nereden geliyorum, nereye gidiyorum gibi soruları bir soralım kendimize. Az önce babası hristiyan diye hristiyan kabul edilen çocuğa acıyordunuz da hiç kendinizi düşünmediniz mi? Sıfırlanıp düşünelim, tertemiz beyinle. Soru sorun. Doğru soruları… Allah’ın bir ayeti var Kuran’da. Sadece geçmişteki insanları ya da gayrimüslimleri değil doğmuş, doğacak insanları da kapsayan bir ayeti. Mesela Bakara Suresi’nin 170. ayetinde Allah, insanları şöyle uyarıyor:

Onlara, “Allah’ın indirdiğine uyun!” dendiğinde: “Hayır! Biz, atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye uyarız.” derler. Peki, ataları bir şeye akıl erdiremiyor, doğruya ve güzele ulaşamıyor idiyseler!…
Bakara Suresi, 170

Alemlere rahmet olarak gönderilen sevgili peygamberimiz Hz. Muhammed’i düşünelim. Konumuz soru sormak, biz de soralım. Sizce onun mezhebi neydi? Mezhep ne demek? Gidilen yol demek. Bakalım peygamberimizin mezhebi (gittiği yol) neymiş… En’am Suresi 50. ayette:

Onlara şunu söyle: “Ben size Allah’ın hazineleri yanımdadır demiyorum. Gaybı da bilmem ben! Size ben bir meleğim de demiyorum. Yalnız bana vahyedilene uyarım ben!” Sor onlara: “Körle gören bir olur mu? Hâlâ düşünmüyor musunuz?”
Enam Suresi, 50

diye buyruluyor. Ayetin vurgularına bakalım. Peygamber, Allah’ın hazinelerinin kendisinin yanında olmadığını söylerken, gaybı da bilemeyeceğini söylüyor. Gaybı yalnız Allah bilir. Melek olmadığını da vurgulayarak, yalnızca kendisine vahyedilen bu Kuran’a uyacağını bildirerek Kuran dışındaki kaynaklara, bilgilere kapısını kapatıyor. Bütün bunların sonucu olarak da düşünen ile düşünmeyen arasındaki farkın kör ile göremeyen kadar olduğunu söylüyor. Peygamberimiz Kuran’ı hem tebliğ etmek hem de ona uymakla yükümlüydü. Kuran hiçbir şekilde peygamberin yükümlülüğünün olmadığını söylemiyor. Sonuç olarak peygamberin mezhebi de Kuran idi. Gittiği yol Kuran’a göreydi ve müslümanlığın temel şartı buydu. Bu mesele hadislerin inkar edilmesi gerektiği anlamına gelmesin. Soru sormaya devam edelim. Hadis ne demek? En kısa tanımıyla ‘’söz’’ demek. Nitekim bu kelime Kuran’da da geçmektedir. Zümer Suresi’nin 23. ayetinde:

‘’Allah, sözün/hadisin en güzelini, birbirine benzer iç içe ikili mânalar ifade eden bir Kitap halinde indirmiştir. Rablerinden korkanların ondan derileri ürperir. Sonra da hem derileri hem de kalpleri, Allah’ın zikri/Kur’an’ı karşısında yumuşar. Bu, Allah’ın kılavuzudur ki, onunla dilediğini/dileyeni hidayete erdirir. Allah’ın saptırdığına gelince, ona kılavuzluk edecek yoktur.’’
Zumer Suresi 23

demektedir. Sözlerin/hadislerin en güzelini Kuran olarak indirmiştir Allah. Nasıl sözlerin en güzeli olamaz ki zaten? Bunlar Allah’ın sözleri ve o sözlerin önüne onun yaratığı herhangi birinin sözleri geçemez. Yoksa yukarıdaki ayette söylendiği gibi size kılavuzluk edecek birisini de bulamazsınız.

Müslümanım diyen insanların şu hususları da kabul etmemesi düşünülemez sanırım:

1-      İslam dini Allah’ın Hz. Adem’den beri süregelen dinidir ve bu dinin son kitabı Kuran’dır ve Kuran’ı Hz. Muhammed aracılığıyla indirmiştir. Biz İbrahim’in tek tanrıcı dinine mensubuz (Nahl Suresi 123. ayet:

Nitekim, İbrahim’in dinini bir monoteist olarak izlemen için sana vahyettik; o asla putperestlerden olmadı.
Nahl Suresi, 123

2-      Hz. Muhammed, Allah tarafından alemlere rahmet olarak indirilmiştir ve biz bu bilgiyi de Kuran’dan öğreniyoruz (Enbiya Suresi 107. ayet:

Biz seni ancak alemlere rahmet olarak gönderdik.
Enbiya Suresi, 107

3-      Allah’ı ve Hz. Muhammed’i kendi canımızdan daha çok sevmedikçe tam olarak iman etmiş sayılmayız ki bu bilgi de Kuran’dan (Tevbe Suresi 24. ayet:

De ki: “Ana babalarınız, çocuklarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, aileniz, kazandığınız paralar, bozuk gitmesinden korktuğunuz iş ve hoşlandığınız evler ALLAH ve elçisinden ve O’nun yolunda çaba göstermekten daha sevgili ise, ALLAH emrini getirinceye kadar bekleyiniz.” ALLAH yoldan çıkmış toplumları doğruya iletmez.
Tevbe Suresi,24

4-      Her toplumda olduğu gibi bizim toplumumuzda da dinle ilgili çeşitli görüş ayrılıkları olmuştur. Müslüman olarak bizim yapmamız gereken şey bellidir. Allah’a ve resulüne yani Hz. Muhammed’e gitmek. Bu da Kuran’dan tabii (Nisa Suresi 59. ayet:

Ey iman sahipleri! Allah’a itaat edin. Resule ve sizin içinizden olan/sizin seçtiğiniz hüküm ve yetki sahiplerine de itaat edin. Sonra bir şeyde tartışmaya girdiniz mi, eğer Allah’a ve âhiret gününe inanıyorsanız, onu Allah’a ve resule arz edin. Böyle yapmanız hem daha hayırlı hem de sonuç bakımından daha güzeldir.
Nisa Suresi, 59

5-      Biz insanlar rabbimize kulluk etmek için yaratıldık (Zariyat Suresi 56. ayet: Ben cinleri ve insanları Bana kulluk etsinler diye yarattım.). Kulluğun bir kısmı da ibadetlerimizden oluşuyor. Biz İbrahim’in tektanrıcı dininden olduğumuza göre ibadetlerimizi de oraya dayanarak yaparız, ayrıca namazı nasıl gözeteceğimizi de Kuran’dan öğreniriz (Bakara Suresi 128. ayet:

Rabbimiz, bizi sana teslim olan iki kul ve soyumuzdan da sana teslim olan bir ümmet çıkar. Bize ibadet yollarımızı göster ve tevbelerimizi kabul et, zira tevbeleri kabul edip, bağışlayan ancak sensin!
Bakara Suresi, 128

6-      Çeşitli hocaları dinleyebiliriz, en kötü bilineninden bile bir şeyler öğrenebiliriz, en ilginç olaylardan bile ibret almaya çalışırız (Zümer Suresi 18. ayet:

Onlar ki, sözü dinler de onun en güzeline uyarlar. İşte bunlardır, Allah’ın kılavuzladıkları; işte bunlardır, akıl ve gönül sahipleri.
Zümer Suresi, 18

7-      Mezhepler konusuna gelirsek önce mezhebin ne olduğunu öğrenmemiz gerekir. Tekrar etmemde fayda var mezhep, gidilen yol, benimsenen metod ve görüş anlamına gelmektedir. Eğer ibadetler bağlamında mezheplere uymamız gerekirse Kuran’a ve peygambere aykırı olmayacak şekilde uymamızda herhangi bir sakınca yoktur. Buradaki temel tehlike ”mezhepçi” olmaktır. Mezhebe uymakla mezhepçi olmak arasında da fark vardır. Eğer şu olursa doğru olur: Gidilen bir yolunuz olabilir; fakat hepimiz tüm müslümanlar olarak fıkhi görüş ayrılıklarını bir kenara bırakarak Allah’ın ipine sımsıkı sarılmalıyız (Al-i İmran Suresi 103. ayet). Bu ayeti buraya yazıp anladığımı da yazmak istiyorum:

Al-i İmran Suresi 103. ayet:
Hep birlikte Allah’ın ipine yapışın, fırkalara bölünüp parçalanmayın; Allah’ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın. Birbirinizin düşmanı idiniz, Allah kalplerinizi uzlaştırıp kaynaştırdı da O’nun nimeti sayesinde kardeşler haline geldiniz. Ateşten bir çukurun kenarında idiniz; sizi oradan kurtardı. Allah size ayetlerini bu şekilde açıklıyor ki, doğruya ve güzele yol bulasınız.

Hep birlikte Allah’ın kitabına uymamız ve ona aykırı gitmememiz gerekir. Fırkalara bölünüp parçalanmaktan kasıt, Allah’ın ve resulünün önüne geçip nefsimizi, imamları, ilmihal kitaplarını, liderleri rabler(efendiler) edinerek onların taraftarı olmak diye değerlendiriyorum. Çünkü herkesin bir yolu olabilir ama temelde Allah’ın birliği ve onun ipine sarılmak onun yolundan gitmek vardır (Bakara Suresi 148. ayet:

Herkesin yöneldiği bir yön vardır, haydin öyleyse hep hayırlara koşun, yarışın! Nerede olursanız olunuz, Allah hepinizi bir araya getirir. Şüphesiz ki Allah her şeye kadirdir.
Bakara Suresi, 148

Zümer Suresi 18. ayette:
Onlar ki, sözü dinler de onun en güzeline uyarlar. İşte bunlardır, Allah’ın kılavuzladıkları; işte bunlardır, akıl ve gönül sahipleri.

diye buyrulmaktadır. Müslümanlar olarak herkesin bir diyeceğinin olduğunu bilerek onları dinleyip anlamalı, doğru soruları sormalı ve kritik düşünebilmeliyiz. Sözü dinleyip en güzeline uyduğumuz takdirde Allah’ın sözüyle çelişmediğimiz zaman Allah’ın kılavuzladıkları arasında olabiliriz. Gerçekten akıl sahibiysek bunu yapmak zorundayız.

Tavsiyem siz de müslümansanız veya başka bir dinden de olabilirsiniz ya da ateist, deist, agnostik ne olursanız olun doğruyu bulmak istiyorsanız doğru soruları sormalısınız. Eğer hanefi, şafi, maliki ya da hanbeli iseniz de yine Allah’ın ipine sarılabildim mi, acaba gerçekten doğru yolda mıyım, mezhepçi miyim, peygamberi ne kadar örnek alıyorum gibisinden soruları kendinize sormalısınız. Eğer bir rivayetle karşılaşırsanız bunun Kuran’a ne kadar uygun olduğunu sorgulamalısınız. Rivayet diyorum çünkü siz de takdir edersiniz ki peygamberin hadisleri diye bize ulaşan sözler; onun söylediği söylenen sözlerdir. Bu sözlerin doğruluğu tartışılmaz değildir. Peygamber Kuran’a aykırı söz söyleyemeyeceğine göre bu sözleri de Kuran’a göre değerlendirmeniz gerekir. Eğer gerçek peygamberi tanımak istiyorsanız bunu yapmak zorundasınız. Nitekim Necm Suresi 1-5. ayetlerde şöyle bir beyan vardır:

Düşerken yıldızlara andolsun. Arkadaşınız (Muhammed) ne sapmıştır, ne de azmıştır. Ne de kendi kişisel arzusundan konuşmaktadır. O (Kuran) ancak ve ancak bildirilen bir vahiydir. Onu, büyük güce sahip olan öğretmiştir.
Necm Suresi, 1-5

Eğer gerçekten İslam dinini öğrenmek ve uymak istiyorsanız Kuran’ı anlayarak okumalı, ibret almalı ve hayatınıza geçirmelisiniz. Başka çıkış yolumuz maalesef yok. Soru sorun.

 


About the Author
Author

onursaritas

Leave a reply

Name (required)

Website