İslam Mücadeledir!

 

İslam mücadeledir…

İslam sürekli olarak mücadele, hareket, dinamizm, aşk, iman, kitap, risalet, ahiret, adalet, eşitlik, özgürlük, ekmek davasında olmadır. Vahyin ortaya koyduğu tevhidi dünya görüşü, barışa, paylaşıma ve sosyal adalete dayalı sınıfsız bir toplum oluşturma anlayışı, ezilenlerden, sömürülenlerden, halktan yana olan tavrı her çağda ve her coğrafyada insanlığın yoluna ışık tutmuş; insanlığı kör ideolojilerin, ırkçı söylemlerin girdabından çekip kurtarmıştır. İnsanı kulların kulluğundan Allah’ın kulluğunda özgür yaşamaya, paylaşmaya, sosyal adalete, eşitliğe ve barışa çağıran bütün İslam peygamberleri halkın arasından çıkmış, onların özgürlük davalarını haykırmış, dönemin siyasi, sosyal, ekonomik, dini sömürü güçlerine karşı kıyam etmişlerdir.

İslam mücadeledir…

Yeryüzünde ezilenler, horlananlar, emekçiler, mazlumlar ve bunların karşılarında ezenler, aristokratlar, kodamanlar, zalim ve zorbalar olduğu müddetçe İslam’ın mücadeleci, savaşçı, devrimci rolü devam edecektir. İslam’ın bu rollerini yansıtan en temel özelliği sürekli bir mücadelenin varlığıdır. İslam’ın en temel özelliğinden biri olan mücadeleyi/cihadı nefisle mücadele düzeyine indirgemek İslam’ın bu mücadeleci, devrimci, harekete geçirici, değiştirici ruhunu yok etmektir. Bu, İslam’a yapılabilecek en büyük kötülüktür. Nitekim nefisle mücadele adı altında Müslümanlar uyutulmakta, birileri de dar dünyalarında kurdukları tuzaklarla onların dini duygularını sömürmekte mallarını da haksızlıkla yemektedir. Birileri İslam coğrafyasını baştan sona kan gölüne çevirirken, çocuklarımız öldürülürken, kadınlarımızın ırzına geçilirken elimize verilen boncuklarla dergah köşelerinde, çakıl taşları sayma, vird çekme, hatme yapma ve bunu da “Nefisle yapılan cihat, en büyük cihattır.” Diye övmeyi kusura bakmasınlar kimse bize yutturamaz. Bu durum bir planın gereği olarak Müslümanı kademe kademe, yavaş yavaş toplumsal düzenden, sorumluluktan, duyarlılıktan, mücadele sahnesinden çekip koparma onu Hint fakiri gibi münzevi bir yaşama hapsetmedir. Merhum Ali Şeriati’nin deyişiyle: “Hak ile batılın çarpıştığı savaş alanında olmadıktan sonra; çağının şahidi, toplumunun şehidi olmadıktan sonra nerede olursak olalım! İster namaza duralım, ister içki sofrasına oturalım; ne fark eder ki?”

İslam mücadeledir…

Ayrıca İslam’ı, temelli belli olmayan kof bir sevgi, hoşgörü dinine çevirerek ılımlaştırma çabaları İslam’ın devrimci, itirazcı, değiştirici, dönüştürücü ruhunu kaybetmesine neden olmakta ve ona inananları miskin, hareketsiz, münzevi bir sufîzmin kucağına atmaktadır. Nitekim Unesco’nun 2007’yi Mevlana yılı olarak kabul etmesi bu planın bir parçasıdır. Hem terör devleti İsrail’in bulunduğu coğrafya nedeniyle hem de bölgemizin (Ortadoğu) yeniden yapılandırılmaya çalışıldığı böyle bir dönemde devrimci, değiştirici, itirazcı, başkaldırıcı bir İslam yerine, miskin, tembel, münzevi, Allah’a havaleci, sesi soluğu kesilmiş, dergah köşelerine, dehlizlere, vicdanlara hapsedilmiş ve ahireti kazanma derdine düşürülmüş bir İslam elbette tercih nedenidir. İslam’ın savaşçı, mücadeleci, itirazcı ruhunu ortadan kaldırarak onu ılımlaştırma çabalarının nedenleri elbette bunlarla sınırlı değildir. Son yüzyılda ve önceki yüzyılda sömürgeciliğe karşı büyük bir mücadele ortaya koyan İslam’ı ılımlaştırarak onu etkisizleştirmek ve Müslümanları uyutmak, böylelikle İslam topraklarında yapacakları her ameliyat için müsait bir ortam hazırlamaktır. Bugünkü ılımlı İslam projesi de Hristiyan atına Müslümanı bindirmekten ibarettir. Nitekim Ortaçağda derebeyleriyle kiliselerin el ele vererek halkı sömürdüğünü ve temeli Mesih öğretisi(!) olan “Düşmanın, yanağına bir tokat atarsa, öbür yanağını da çevir.” öğretisiyle halkın uyuşturulduğu ve kendilerini sömürenleri görmedikleri gibi onların işlerini daha da kolaylaştırdığına tarih şahittir.*

İslam mücadeledir…

Evet, İslam barış sistemidir, İslam kendisine saldırı yapılmadığı sürece saldırıda bulunmaz; ama aynı zamanda yeryüzünde ezilenler, horlananlar, yurtlarından haksız yere sürülenler, gelecekleri yok edilen çaresizleri de zorbaların, zalimlerin, despotların eline bırakmaz. Bizim inancımızda mazlumun dini, dili, ırkı sorulmaz. Ezilen, sömürülen, horlananın dini, dili, ırkı ne olursa olsun yardımına koşulur ve onları ezenlerin silahlarının namlusuna göğüslerin çeperi dayanılır. Bu, İslam’ın insana verdiği değerin ölçüsüdür. çünkü insan yüce bir öze sahiptir. Allah kendisine ruhundan üflemiştir. Bu ruh ona bir bilinç, idrak, düşünme becerisi kazandırmış ve diğer yaratılmışlarda bulunmayan özelliklere sahip olmasını sağlamıştır. İnsan, meleklerin kendisine secde ettiği yeryüzünün halifesidir, dolayısıyla insan bu yaratılan evrenin en güzide, en değerli meyvesidir. Onu zillete düşüren, sömüren eşekleştiren, malını haksızlıkla yiyenlere karşı İslam ona mücadele ruhunu, savaşma gücünü, itiraz haykırışını, başkaldırma erdemini sağlamış, onu donukluktan, hareketsizlikten, yönsüzlükten, münzevilikten, her şeyi Allah’a ve ahirete havalecilikten kurtarmış, böylelikle ona toplumsal bir sorumluluk ve duyarlılık, hareket, mücadele, aşk, şehadet, güç, iman kazandırmıştır.

İslam mücadeledir…

İslam, Allah’a teslim olmaya çağırdığı gibi, aynı şekilde ve bu sebeple Allah’tan başka her İlahlığa, rablığa da isyan etmeye davet eder. İslam’ın ilk şiarı “La” demektir, yani tevhittir, yani bütün ilahlık davasında olanlara karşı bir isyan, toplumu sınıflara ayıranlara karşı bir başkaldırı, sömürü düzenlere karşı bir direniştir. Bütün İslam peygamberlerinin bir isyan başlattığını, yoksulları, sömürülenleri ayaklandırdığı ve büyük bir direniş başlattıklarını görüyoruz. Nitekim Muhammed Peygamber’in hayatına baktığımızda mücadele içinde 23 sene geçirdiğini görüyoruz. Bizim için “ûsvetün hasene” olan Peygamber vahiy aldığı 23 senesini büyük bir hareket, mücadele ve savaş içerisinde sürdürüyorsa bizim için de bu durum bir örneklik teşkil etmesi lazım değil mi?

İslam mücadeledir…

“Allah insanlığa kitabı, mizanı ve demiri indirdi.”(57/25) ne demektir? Kitap nedir, mizan nedir, demir neyin sembolüdür? Kitap, ilimdir, hikmettir; mizan, hukuktur, kanundur, sosyal adalettir; demir hukuk düzendeki sosyal adalet ve eşitliği koruma ve kollama sembolüdür, yani mücadeledir, kılıçtır, en nihayetinde savaştır. Peki, neyin savaşı? Zorbalığın, diktatörlük kurmanın, sömürmenin, eşekleştirmenin savaşı değil; adaleti, paylaşımı, eşitliği sağlama savaşı, fitneyi, fesadı yeryüzünden silmenin ve ezilenleri yeryüzüne varis kılmanın savaşı. Kabilî bir düzende Habil olma savaşı ve Habilleri yeryüzünde önderler kılma savaşıdır. İnsanlık tarihi bu savaşın sahneleriyle doludur. Hatta tarih bu iki zıt gücün savaşından ibarettir: Dine karşı din; yani Tevhid dinine karşı şirk dini.

 

Dipnot:

*Elbet burada ifade etmek istediğim mesih öğretisi İsa (a.s)’nın tebliğ ettiği, halkın uymasını istediği İslamî (tevhidî) bir öğreti değildir. Buradaki öğreti Hristiyanlığın kabul ettiği Romalı zorbaların köleliği ve halkın esaretini meşrulaştırmak için İsa (a.s)’ya isnat ettikleri bir uydurmadır. İsa Nebi de Allah’ın elçilerinden biridir ve onun da getirdiği mesaj da İslam’ın tevhid mesajıdır.

Muhittin BOZKURT-


About the Author
Author

wejedar

Comments (5)
  • Avatar

    Vildan Mar 1 2013 - 13:36 Reply

    Merhaba.

    Muhittin bey sizin yazılarınızı beğenerek okuyorum. Bu yazınız da genel olarak çok güzel.
    Ancak,
    İslam’ın “Sınıfsız bir toplum oluşturma anlayışı” hedefi yoktur.

    Yüce Allah yaratılışın düalist- çift kutuplu yapısı gereği insanları ayni-eşit özelliklerle değil; birbirinden farklı özellik ve kabiliyetle donatarak yaratmıştır. Sahip olduğumuz fiziksel özellikler ile zeka, akıl, beceri kapasitemiz; çalışıp iş ve değer üretme azmimiz birbirimizden farklıdır.
    Bunun sonucu olarak tarih boyunca insanlar arasında sosyolojik faklılıklar, ekonomik ve toplumsal sınıflar oluşmuştur. Sınıfsız bir toplum anlayışı hem yaratılışın düalist yapısına, hem diyalektik düşünceye aykırıdır. Ancak İslam’da ırk ayrımı, kast sistemi, asil- avam ayrımı gibi insan onuru ve fıtratıyla çelişen sahte ayrımlar yoktur. İslam’ın esaslarından olan adalet ilkesine uygun olarak insanlar arasında her konuda fırsat eşitliği sağlanmalıdır.

    “Eğer Rabbin dileseydi, insanları elbette bir tek ümmet yapardı. Ama birbirleriyle çekişmeye, tartışmaya, rekabete devam edeceklerdir..” (Hud-118)

    “Rabbinin rahmetini onlar mı bölüştürüyorlar? Dünya hayatında onların geçimliklerini aralarında biz paylaştırdık. Ve onların kimini kimine derecelerle üstün kıldık ki, bazısı bazısını tutup çalıştırsın. Rabbinin rahmeti, onların derleyip topladıklarından daha hayırlıdır..” (Zuhruf-32)
    “De ki: Rabbim, kullarından dilediğine rızkı bolca-genişçe verir, dilediğinede kısarak verir.”
    (Sebe-39)

    Saygılar.

  • Avatar

    Muhittin Bozkurt Mar 2 2013 - 19:37 Reply

    Ben öncelikle yazıyı okuma ve yorum yazma zahmetine katlandığınız için size teşekkürlerimi sunuyorum; ama bu konuda yazdıklarınıza katılamıyorum maalesef.

    Sınıfsız bir toplumda herkesin, her yönden eşit olmasını savunmuyorum. Zaten bu yaratılışın doğasına aykırıdır. Benim orada ortaya koyduğum “sosyal adalete dayalı sınıfsız bir toplum oluşturma” anlayışı çok daha farklı ve derinlikli bir yapı arz ediyor. Elbette her insanın kazancı ve rızkı bir olmadığı gibi her insanın ihtiyacı da bir değildir. Gerek hayatın içinde var olan iş olanaklarının farklılığı, arz-talep meselesi, ticaret gibi durumlar insanlar arasında ekonomik olarak bir farklılık meydana getirebilir ve bu doğal bir olaydır. Ama burada sosyal kurumları güçlendirmek, nimetleri insanlar arasında adaletle dağıtmak ve insanlar arasında mülkün asıl sahibinin Allah olduğunu, bizim ise sadece belli bir süreliğine bu mülkü kullandığımızın farkındalığını yaratmaktır.

    Nitekim gerek ülkemizde gerekse dünyada insanlar arasında her yönde büyük uçurum var. Bu uçurum o kadar derin ki, 1’e 99 düşmüş, 99’a 1 düşmüş. Yine siyasetteki kafa kol ilişkileri, devlet ve siyasi ilişkiler kullanılarak rant elde etme, ihalelerin peşkeş çekilmesi, asgari ücrete talim eden kalabalıkların yanında küçük bir zümrenin ülkenin birçok nimetinden tek başlarına faydalanmaları, vergilendirmelerdeki adaletsizlikler, inançtan sağlanan rantlar (kısacası Firavun/haman, Karun, Bel’am-ı Baur) gibi birçok konunun sosyal adalet çerçevesinde çözülmüş bir toplumdan söz ediyorum.

    Sizin verdiğiniz ayetler güzel, ama biraz eksik vermişsiniz, müsaadenizle sizin yazdığınız ayetleri yazayım sonra onları tamamlayan diğer ayetleri yazacağım:

    “Eğer Rabbin dileseydi, insanları elbette bir tek ümmet yapardı. Ama birbirleriyle çekişmeye, tartışmaya, rekabete devam edeceklerdir..” (Hud-118)

    “Rabbinin rahmetini onlar mı bölüştürüyorlar? Dünya hayatında onların geçimliklerini aralarında biz paylaştırdık. Ve onların kimini kimine derecelerle üstün kıldık ki, bazısı bazısını tutup çalıştırsın. Rabbinin rahmeti, onların derleyip topladıklarından daha hayırlıdır..” (Zuhruf-32)

    “De ki: Rabbim, kullarından dilediğine rızkı bolca-genişçe verir, dilediğinede kısarak verir.”
    (Sebe-39)

    Allah, rızık konusunda kiminizi kiminizden üstün kıldı. Üstün kılınanlar, rızıklarını ellerinin altındakilere vermezler ki rızıkta hep eşit olsunlar. Şimdi Allah’ın nimetini mi inkâr ediyorlar?(16/71)

    Maun suresinin tamamı…

  • Avatar

    Ömer Songür Mar 3 2013 - 08:35 Reply

    Çok seviyeli bi tartışma olmuş Rabbim ikinizden
    Razı olur böyle giderse.

  • Avatar

    Vildan Mar 4 2013 - 12:19 Reply

    Merhaba.

    Vermeye çalıştığım mesaj sanırım anlaşılmış.
    Tabi ki, sosyal adalet anlayışına muhatap olma açısından veya hukuk önünde herkes eşit olacaktır. Bu eşitliği “sınıfsız toplum” olarak ifade etmek, sanırım biraz amacı aşıyor.
    “Sınıfsız Toplum” ifadesi: Toplumda; sosyal, ekonomik açıdan; gelir seviyesi açısından farklı sınıfların olmadığı veya işçi, işveren, köylü, emekçi vs. ayrımlarının olmadığı teorik, ütopik bir toplum yapısını ifade etmek için kullanılıyor. Kur’an’da böyle bir toplum anlayışının olmadığını ifade etmeye çalıştım.
    Diğer bir Konu:
    Kur’an, rızkı; gıda maddeleri, yiyecekler, içeçekler anlamında kullanır.
    Nahl/71 rızıkta eşitlik hedefini işaret ediyor; Tüm nimette, gelirde eşitliği değil.
    Herkesin rızkını; yiyeceğini, içeceğini veren Yüce Allah’tır. Bu ayetten benim anladığım: Allah, rızkın adil paylaşımını istiyor; kimsenin açlık sorunu çekmesini istemiyor.
    Türk-İş’in geçen ay yaptığı araştırmaya göre ülkemizde açlık sınırı 1007.-TL. dır.
    Asgari ücret net Tutarı: 800 tl cıvarındadır. Demek ki, ülkemizde onbinlerce çalışan açlık sınırının altında yaşamaya çalışmaktadır. İşte Nahl-71. ayetinde bildirilen emre aykırı olan budur.

    Saygılar..

  • Avatar

    Muhittin BOZKURT Mar 4 2013 - 22:23 Reply

    Selam, soylu ses sahipleri!

    Sizin yazdıklarınızı anladığımı düşünüyorum. -yanılma ihtimalim de var.- Aslında birbirimizden çok farklı düşünmüyoruz. Sizin “sınıfsız toplum” dan kastınız Proudhon’un Marx’ın Engels’in ortaya koyduğu üretime dayalı sınıfsal çelişkilerdir. Bizim ülkemizde hiçbir zaman böyle bir sınıfsal çelişki yaşanmamıştır. Büyük sanayi hamlesini gerçekleştiremediğimiz için işçi sınıfı bizde hiçbir zaman oluşmamıştır. İşçilerin haklarını savunan siyasal hareketler ya da genelde siyasal, sosyal haklarının elde edilmesi için halkın ortaya koyduğu bir mücadele de bizde yoktur.* Daha çok yöneticilerin yaptıkları reformlarla, yeniliklerle bizler haklar elde etmişiz. Bizdeki yeniliklerin çoğu tepeden halka dayatılmasıdır. Çünkü bizde tarih boyunca asıl olan devlet olmuştur hep. İnsanlarda bu devletin bekası için var olan nesneler konumudadır. Osmanlı dönemindeki bütün ilerici, demokrasi hareketlerine bakarsanız sanırım ne demek istediğim anlaşılır.Bugün Cumhuriyette de durum bundan farklı değildir. Benim ortaya koyduğum “adalete dayalı sınıfsız toplum” anlayışı ile yukarıda tanımını verdiğiniz “sınıfsız toplum” anlayışı temelde farklılık arz ediyor. Biz doğu toplumun yapısı ile batı toplumun yapısı bu konuda farklılık arz ettiğini düşünüyorum.

    Kısa bir girişten sonra müsaadenizle “adalete dayalı sınıfsız toplum” anlayışını biraz açmak adına birkaç kelam edeceğim. Sizde burada kullandığım “sınıf” kavramına takılmamanızı isteyeceğim: Bir toplumda farklı meslek kollarında olanların olması “sosyal adalete dayalı sınıfsız bir toplum oluşturma” anlayışına ters düşmediğini düşünüyorum. İnsanlar neden topluluklar halindede yaşarlar ya da toplumdaki insanlar neden bir arada yaşamak zorundadır?

    Sanırım hepimizin birbirine ihtiyacı var. Mesele bu kadar basit. Biri öğretmenlik yapacak, biri doktorluk yapacak, biri fırıncı olacak, biri elbise dikecek, biri şoför olacak, biri temizlik işçisi, biri çiftçi olacak vs. listeyi uzatabiliriz. Toplumsal iş bölümü hakkında Kuran şöyle der:

    “İnananların hepsinin birden savaşa çıkmaları doğru değildir. Onların her kesiminden bir grubun dinde derin bilgiler edinmek ve sefere çıkan topluluk geri döndüğünde, korunmaları ümidiyle onları uyarmak için arkada kalmaları gerekmez mi?”(9/122)

    Herkesin tek bir iş yaptığı bir toplumda düzen bozulur bu bir gerçek. Bu insanların farklı meslek/iş kollarında çalışması onları alçaltmadığı gibi yüceltmez de, herkes kendi yeteneği, bilgisi, görgüsü çerçevesinde bir iş yapacaktır. Önemli olan bu toplumda adaletle hükmedilmesidir. Birileri hiçbir iş yapmadan nimetlerin çoğunu sömürürken birileri sabah akşam çalıştığı halde yarı aç kalmamalıdır. Bu toplumda yaşayan insanlar arasında nimetlerin adalet çerçevesinde paylaştırılması, herkesin adalet ölçüsünde yaşamını idame ettirmesi gerekliliği önem arz etmektedir.

    “sosyal adalete dayalı sınıfsız bir toplum” a aykırı olan ise insanların imtiyaz sahibi olması, -Ali Şeriati’nin deyimiyle- doğum sancısı dışında bir zorluk çekmeden nimetlerin çoğuna sahip olunmasıdır ve bunun bir saltanat olarak devam edilmesidir. Rüşvetin, iltimasın, adam kayırmacılığın, ahbap çavuş, kafa kol ilişkilerinin oluşturduğu adaletsizlikler; kısacası toplumda birileri siyasi, askeri, ekonomik, dini gücü elinde bulundurarak insanları sömürmesidir. Bir taraftan Sömüren diğer taraftan sömürülen, biri taraftan eşekleştiren diğer taraftan eşekleştirilen vs. İslam’ın karşısında durduğu mesele budur.

    (“Kur’an, rızkı; gıda maddeleri, yiyecekler, içecekler anlamında kullanır.” tespitiniz ayrıca tartışılabilir.)

    Dipnot:
    *Muhammed Nebi’den sonra gerek ülkemizde gerek İslam ülkelerinde halkın ortaya koyduğu bir mücadeleyle pek karşılaştığımızı söyleyemeyiz, belki bu konuda İran devrimini dışarda tutabiliriz. Nebi’nin vefatından sonra bakıyoruz ki, hilafet makamı saltanat makamına, devlet devşirme aracına, imparatorluğa dönüşmüştür.

Leave a reply

Name (required)

Website