En Büyük Zulüm : Şirk-3

Önceki yazılarımda şirkin mahiyetinden bahsetmiş şirkin ne olup olmadığı üzerinde durmuştum. Bu yazımda şirkin Kur’an ve gerçek din açısından neden en büyük zulüm olarak tanımlandığının üzerinde durmaya çalışacağım.

Evvela bu konu klasik çerçevede/yorumlarda/gelenekte zaman içinde oldukça büyük bir anlam daralmasına uğramıştır ki şirkin arkasında yatan pek çok köklü mesele bu sayede görünmez oluvermiştir. Yani şirk “sanki basit ve sıradan birkaç kişinin bir iki heykel yaparak “bu heykel bizi ve evreni yarattı” deyip onların önünde eğilip kalkmaları ya da onlara tapınmaları” şeklinde tanımlanarak anlamı oldukça daraltılmış bu sayede gerçekte şirkin özü olan “Allah’tan başka bir şeye/başkalarına kulluk, kölelik hizmet etme, onları Allah’ı sever gibi sevme, doğrudan onlardan medet, himmet bekleme, onları Allah’a yaklaştırıcı aracılar kılma, ömrünü onlara adama, onlara insanüstü bir takım güçler ve kutsallık atfetme” anlamları görünür olmaktan çıkmıştır.

Bu şekilde baştan aşağı şirke batmış pek çok kişi kendisinde tüm şirk alametleri olduğu halde görünürde bir heykele tapınmadığı için kendisini temize çıkarmakta şirkle ilgili hiçbir eylemi ya da tanımı kendi üzerine alınmamaktadır.

Kanaatim odur ki, eğer İslam kesin ve net bir şekilde put yapmayı yasaklamasaydı bugün kendine Müslüman diyen pek çok kişi kutsallaştırdığı ve insanüstü değer atfettikleri kişilerin putlarını/görüntülerini/sembollerini ceplerinde taşıyor olacaklardı.

Bu kısa girişten sonra gelelim işin ikinci boyutuna. Şirk neden zulümdür?

Pek çok insan yine yukarıda beyan ettiğimiz gibi basite indirgenmiş şirk tanımından hareketle sanki Yüce Allah’ın –haşa- bir takım heykel ve putlardan etkilendiğini ve onlara tapınan insanlara “onlara tapmayın gelin bana tapın” diye –haşa- basitçe öfkelendiğini düşünür ve savunur. Oysa ki bir takım insanların Allah’a inanması ya da inanmaması keza bir takım putlara ya da kutsallaştırdıkları birilerine ya da objelere kulluk etmeleri Allah’a zerre kadar bir etki yapmaz. Bunların bu hareketleri Allah’a en ufak bir zarar vermez. Allah onların bu davranışlarından asla etkilenmez.

Peki o halde sorun nedir? Neden Allah şirki en büyük zulüm ve düşman olarak nitelemektedir?

Sorun şu ki; evrendeki tek otorite ve güç ve tasarruf sahibi Allah’tır. Şirk Yüce Allah’ın bu kudretinden kendine haksız bir pay çıkararak otoritede ve tasarrufta –haşa- Allah’a ortaklık ilan etmektir. Bunun da sonucunda Allah katında tamamen eşit olan yaratılmışlar/mahlukat/ insanlar kendilerine çıkardıkları bu ilahi pay/ortaklık/kutsiyet ve gücü kullanarak kendilerini diğer insanlardan üstün bir konuma yerleştirirler. Bu da insanlar arasında “kutsallar, mübarekler, üstün ve seçkin kişiler” ve “diğerleri” gibi sınıflar ve tabakalar oluşmasına neden olur. Bunun da sonucunda kendilerine üstünlük atfeden sınıflar diğer sınıflar üzerinde baskı ve otorite kurmaya, onları sömürmeye, kendilerine kulluk etmeye, adaletsizliğe, despotisizme ve zulme başvurmaya başlarlar. Kendilerinin Allah ile kul arasında aracı olduğunu iddia edenler kulların Allah’a ulaşmasında kendi duraklarına uğramalarını zorunlu olarak gösterirler. Böylece yeryüzünde hem kendilerine büyük ve manevi ama gerçekte olmayan bir itibar, değer, güç kazanırlar; hem de bu manevi güçten elde ettikleri kazanımlar neticesinde zamanla yeryüzünde oldukça büyük maddi imkanlar, servetler, topluluklar, elde ederler.

Kur’anda peygamber kıssalarını dikkatle okuyup incelediğinizde onların hemen hepsinin karşısında zamanının kodaman, zenginleşmiş, şımarmış, kendilerini en doğru yolda gören müşrik takımının olduğu ve bu insanların şirk vasıtasıyla elde ettikleri maddi manevi gücü diğer insanlar üzerinde zulüm aracı olarak kullandıklarını rahatlıkla göreceksiniz:

Hz. Nuh:

“And olsun, Biz Nûh’u kavmine elçi gönderdik. (Nûh) onlara: «Ben sizin için apaçık bir uyarıcıyım. Allâh’tan başkasına tapmayın! Ben size (gelecek) elem verici bir günün azâbından korkuyorum!» (dedi.)
(Hûd, 25-26)

“«–Senin peşinden gidenler sıradan ve basit kimseler iken biz hiç sana inanır mıyız!» dediler.”
(eş-Şuarâ, 111)

(Öğütlerin fayda vermemesi üzerine) Nûh: «Rabbim!» dedi. «Doğrusu bunlar bana karşı geldiler de, malı ve çocuğu kendi ziyânını artırmaktan başka işe yaramayan kimseye uydular. Büyük hîleler, büyük desîseler kurdular! (Rabbim! Onlar birbirlerine) dediler ki: “Sakın ilâhlarınızı bırakmayın; hele Vedd’den, Süvâ’dan, Yeğûs’tan, Yeûk’tan ve Nesr’den aslâ vazgeçmeyin!” (Böylece) onlar, gerçekten birçoklarını saptırdılar. (Rabbim!) Sen de bu zâlimlerin ancak şaşkınlıklarını artır!»”
(Nûh, 21-24)

“Bir de onlara Nûh’un kıssasını oku: Hani o bir zamanlar kavmine demişti ki: «Ey kavmim, eğer benim aranızda duruşum ve Allâh’ın âyetleriyle öğüt verişim size ağır geliyorsa, şunu bilin ki, ben yalnızca Allâh’a tevekkül etmişimdir, artık siz ve ortaklarınız her ne yapacaksanız toplanıp bütün gücünüzle karar verin. Sonra bu işiniz size dert olmasın. Sonra bana ne yapacaksanız yapın, mühlet de vermeyin.»”
(Yûnus, 71)

Hz. Hud:

“Âd kavmine gelince, yeryüzünde haksız yere büyüklük tasladılar ve: «Bizden daha kuvvetli kim var?» dediler. Onlar, kendilerini yaratan Allâh’ın, onlardan daha kuvvetli olduğunu görmediler mi? Onlar, bizim âyetlerimiziinkâr ediyorlardı.”
(Fussilet, 15)

“Âd kavmine de kardeşleri Hûd’u (gönderdik). O dedi ki: «Ey kavmim! Allâh’a kulluk edin; sizin O’ndan başka ilâhınız yoktur. Hâlâ sakınmayacak mısınız?»
Kavminden ileri gelen kâfirler dediler ki: «Biz seni kesinlikle bir beyinsizlik içinde görüyoruz ve gerçekten seni yalancılardan sanıyoruz!» (Hûd:) «Ey kavmim!» dedi: «Ben beyinsiz değilim; fakat ben âlemlerin Rabbinin gönderdiği bir elçiyim!»”
(el-A’râf, 65-67)

“«Sen bizi tanrılarımızdan çevirmek için mi geldin? Haydi, doğru söyleyenlerden isen, bizi tehdîd ettiğin şeyi (azâbı) başımıza getir!» dediler.”
(el-Ahkâf, 22)

“…(Hûd) dedi ki: «Ben Allâh’ı şâhid tutuyorum; siz de şâhid olun ki, ben sizin ortak koştuklarınızdan uzağım! O’ndan başka (taptıklarınızın hepsinden uzağım).Haydi hepiniz bana tuzak kurun; sonra da bana mühlet vermeyin! Ben, benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allâh’a tevekkül ettim. Çünkü hiçbir canlı yoktur ki, Allâh onun perçeminden tutmuş olmasın. Şüphesiz Rabbim, dosdoğru yoldadır.57
(Hûd, 54-56)

Hz. Salih

“Semûd kavmine de kardeşleri Sâlih’i (gönderdik). Dedi ki: «Ey kavmim! Allâh’a kulluk edin. Sizin O’ndan başka ilâhınız yoktur. O sizi yerden (topraktan) yarattı ve sizi orada yaşattı. Öyleyse O’ndan mağfiret isteyin; sonra da O’na tevbe edin! Çünkü Rabbim (kullarına) çok yakındır, (duâlarını) kabûl edendir.»”
(Hûd, 61)

“«Ey Sâlih! Sen bundan önce içimizde ümid beslenen birisiydin. (Şimdi)babalarımızın taptıklarına tapmaktan bizi engelliyor musun? Doğrusu, bizi kendisine (kulluğa) çağırdığın şeyden ciddî bir şüphe içindeyiz.» dediler.” (Hûd, 62)

Hz. İbrahim:

“–Babacığım! İşitemeyen, göremeyen ve sana hiçbir faydası olmayan şeylere niçin tapıyorsun? Babacığım! Bana, sana verilmeyen bir ilim verildi. Bana tâbî ol; seni sırat-ı müstakîme ulaştırayım. Babacığım, şeytana tapma! Çünkü şeytan, Rahmân’a isyân etmiştir. Ey babacığım! Doğrusu ben sana Rahmân’dan bir azap dokunup da şeytana dost olmandan korkuyorum!”
(Meryem, 42-45)

“«–Ey İbrâhîm! Sen benim tanrılarımdan yüz mü çeviriyorsun? Eğer (onlara dil uzatmaktan) vazgeçmezsen, and olsun seni taşlarım. Uzun süre benden ayrıl; git!» dedi.”
(Meryem, 46)

Yazımı uzatmamak için diğerlerini sizin değerli okuyuşlarınıza bırakıyorum. Fakat Kur’an’daki peygamber kıssalarını dikkatle mütalaa ettiğinizde dinin ve peygamberlerin gönderilme amacının temelinde şirkin ve şirk sayesinde yeryüzünde maddi ve manevi imkanlar elde ederek gerçekleştirilen zulüm ve adaletsizliğin giderilmesi yattığını görülecektir.

Bu peygamberimiz devrinde de böyledir. Kâbe’yi kendilerini oldukça dindar gören müşrikler ele geçirmiş bu sayede hem manevi itibar hem de maddi kazanç elde etmişlerdi. Hz. Peygambere karşı çıkanlar Mekke’nin en zenginleri ve güya hayatlarını Kâbe’ye hizmete adamış kendilerince en dindar insanlarıydı. Bunlar kutsal sayılan Kâbe’nin bakım ve onarımını üstlendiklerinden yani kendilerince oldukça dindar bir görüntü verdiklerinden o zamanın en dindar ve itibarlı insanları olarak görülmüş ayrıca Kâbe’yi doldurdukları ve Allah’ile kul arasında aracılar olduklarını söyledikleri kutsal kişilerine ait nesne, obje ve heykelcikler sayesinde de oldukça büyük zenginlik/servet elde etmişlerdi.  Bunun da neticesinde kendilerini seçkin ve üstün sınıf olarak gördüklerinden kendilerinden altta gördükleri alt tabaka olan kölelere, fakirlere, kimsesiz insanlara, kadınlara ve kızlara karşı oldukça acımasızdılar. Ve kendi üstünlüklerinden dolayı onların kendilerine kulluk etmelerini haklı görmekteydiler. Aşağıda da görüleceği üzere peygamberimizin tebliğinin temelinde tevhid yatar:

Sor: “Tanıklık bakımından hangi şey daha büyüktür?” De ki: “Benimle sizin aranızda Allah tanıktır. Bu Kur’an bana vahyolundu ki, onunla sizi ve ulaştığı herkesi uyarayım. Siz gerçekten Allah’ın yanında başka ilahların bulunduğuna tanıklık ediyor musunuz?” De ki: “Ben buna tanıklık etmiyorum.” De ki: “O, sadece tek bir tanrıdır! Ve ben, sizin ortak tuttuğunuz şeylerden uzağım!”
6/19

De ki: “Ey insanlar, benim dinimden kuşkuda iseniz, ben sizin Allah’ın berisinden kulluk ettiklerinize kulluk etmeyeceğim. Tam aksine ben, sizin canınızı alacak olan Allah’a kulluk edeceğim. Bana, müminlerden olmam emredildi.”
10/104

Ayetlerimiz açık seçik kanıtlar halinde karşılarında okununca şöyle derler: “Bu adam, atalarınızın kulluk/ibadet etmekte olduklarından sizi vazgeçirmek isteyen birinden başkası değil.” Şunu da söylerler: “Bu, düzenlenmş bir yalandan/iftiradan başka şey değildir.” Hakkı inkâr edenler, o kendilerine geldiğinde şöyle demişlerdir: “Açık bir büyüden başka şey değil bu!”
34/43

Ehl-i kitap ise örneğin hristiyanlar hz. İsa’ya ilahlık atfetmek bu vesile ile kendi din adamlarına da ondan pay çıkararak kutsallık atfetmek ve böylece halk üzerinde bir otorite kurma yoluna gitmiş, bu sayede de dini maddi menfaatlerine alet edinmişlerdi. Yahudiler de durum bundan çok farklı değildi. Yahudiler de kendilerine gönderilen kitabı tahrif etmiş ve bir şekilde kendilerinin Allah katında seçkin üstün insanlar olduklarını ileri sürerek büyük zulümlere imza atmışlardı. Aşağıdaki ayet onların da Allah dışında rabler edindiklerini ifade etmekte:

De ki: “Ey Ehlikitap! Sizin ve bizim aramızda aynı olan şu söze gelin: “Allah’tan başkasına kulluk etmeyelim, O’na hiçbirşeyi ortak koşmayalım. Allah’ı bırakıp da birbirimizi rabler edinmeyelim.” Eğer yüz çevirirlerse şöyle söyle: “Tanık olun, biz müslümanlarız/Allah’a teslim olanlarız.”
3/64

İşte şirkin zulüm olmasının altında yatan temel espri budur yani şirkin Allah’ın mutlak otoritesinin ve gücünden bir takım nesne/obje ve kişilere pay çıkarılarak bundan nemalanmak ve neticesinde insanlar arasında bir zulüm aracı olarak kullanılmasıdır. Ve Allah da bunu önlemek istemektedir. Gerçek dinin temel amacı da budur. Yani yeryüzünün zulümden ve adaletsizlikten arınarak selamet ve barışla dolu olmasıdır. Yoksa –hâşâ- insanlar neye tapınırsa tapınsın Allah’a en ufak bir zarar veremezler.  Fakat bu hem kendilerine hem de diğer insanlara zulme kapısını açar. Ve açmıştır. Tarih bunun örnekleri ile doludur. Günümüzde de maalesef gerçek ve halis din anlayışı oldukça zayıflamış semavi dinler ve müntesipleri arasında şirk alabildiğince yaygınlaşmıştır.

Bunun da çözümü dinde bozulmamış ve Allah tarafından koruma altında olan saf, arı ve duru içinde şüpheye mahal olmayan tek kaynak olan Kur’an’ı esas almak, her insanın hata yapabilmesi gerçeğinden hareketle kişileri tartışmaz olmaktan çıkarmak, çok bilgili de olsa âlimlerin sözlerinin dinin kendisi değil sadece bir yorumundan ibaret olduğunu kabullenerek bireylere dayatmamak, kişilere kutsallık, insanüstülük atfetmemek onları rabler, efendiler edinmemek, sadece Allah’a kulluk etmek ve her şeyi ondan beklemek, Kur’anın özellikle defalarca vurguladığı aklı ön plana çıkararak akla sahip çıkmaktır.

Aksi taktirde dünyadaki zulmün, adaletsizliğin, eşitsizliğin, önüne geçmek mümkün olamayacağı gibi özellikle Müslüman ülkelerin yaşadığı rezaletler, felaketler ve helaketlerin de ardı arkası kesilmeyecektir…

“Ben bir hanîf olarak yüzümü gökleri ve yeri yaratana döndürdüm. Müşriklerden değilim ben.”
6/79

Metin AYDIN

 

 


About the Author
Author

metinlone

Comments (2)
  • Avatar

    Salih Apr 25 2014 - 08:01 Reply

    Merhaba..

    Güzel bir yazı olmuş; ancak bir adım daha atarak şunu düşünmek gerekir.
    Yüce Allah toplumların tek helak sebebi olarak zulmü görmektedir. Yani adaletsizliği görmektedir. Allah’a ait olanı; O’nun yetki ve görevlerini O’dan alınıp başka birilerine vermeye çalışmak şirktir ve en büyük zulümdür. Toplumların şirke sapmaları, Allah’a zulmetmeleri tek helak sebebidir. Helak olmada sistem acaba nasıl işliyor? Yüce Allah kızarak doğal afetler yoluyla mı o toplumu helak ediyor? Yoksa toplumlar başka şekillerde de helak olabilir mi?
    Helak olmak ne demektir? Sadece yok olmak mıdır.? Ölmek midir.?
    İslam aleminin içinde bulunduğu genel durum bir “Helak” hali midir.?
    Bu durumun temel asli sebebi Allah’a zulmetmiş olmak mıdır.?
    Düşünmekten, bilimden, teknolojiden uzak olmak mıdır.?
    Düşünmek gerekir..

    saygılar..

Leave a reply

Name (required)

Website