Safahat, Kuran’dan Ayetler

SAFAHAT KURAN TEFSİRİ 1

“Hem onlara: “Allah ne göndermiş ise ona uyunuz” denildiği zaman, (Biz daha iyi, atalarımızı müdavim bulduğumuz şeylere uyarız) derler; pek âla! ya ataları bir şeye akıl erdirememiş, doğru yolu seçememiş ise, yine mi uyacaklar?”
2/170
Dini taklit, dünyası taklit, âdatı taklit, kıyafeti taklit, selâmı taklit, kelâmı taklit, hülâsa her şeyi taklit olan bir milletin efradı da insan taklidi demektir ki, kabil değil, hakiki bir hey’eti içtima­iye vücuda getiremez; binaenaleyn yaşayamaz. Onun için önce mu­kallitlikten ve göreneklere tapmaktan kurtulmak lâzımdır.
***

“Yoksa, yer yüzünde dolanmadılar mı ki, kendilerinden evvel gelenlerin akıbetleri nasıl olduğunu göreler? işte yer yüzün­de kuvvetçe, asan medeniyetçe kendilerine faik iken günahları yü­zünden Allah ötekileri helâk etti; hem onları Allahm azabından bir kurtaran da olmadı.”
40/85
Hakikat, insan kafa gezdirmemek şartiyle gezer; uğradığı yer­lerde, ağzını değil, gözünü açarsa pek büyük İbretler görür. Memleketimizin her köşesinde büyük büyük saltanatla, koca koca milletler kaynamış; toprağımızın neresine eşsek bakıyoruz ki, orada başlı başına yatıyor!
Vaktiyle yerin yüzünü bizden çok hem kıyas kabul etmeyecek kadar kuvvetlerini, saltanatlarını, medeniyetlerini, samanlarına, servetlerine kıyamete kadar şahadet edebilecek eserler bırakan bu milletler acaba hangi zelzelenin, hangi tufanın, hangi kıyametin teysiriyle geçmişler? Hangi inkılabı elimin kurbanı bi günahı olarak bu alemden gitmeşler?
***

“Ey iman eden kimseler, yapamayacağınız bir şeyi niçin söy­lüyorsunuz? Sizin böyle yapamayacağınız işi söylemeniz İndellah ne kadar çirkin oluyor! Allah o kimseleri sever ki: parçaları birbirine kaynamış yekpare binayı andırır saflar halinde, Allah yolunda sa­vaşırlar.”
61/2-4
Acaba müslümanları birbirine bağlayan bağ ne derecelerde muhkem olmalıdır ki; düşmanlarına karşı bünyanı mersus (sağlam bina) denecek kadar metin saflar vücuda getirebilsinler. Galiba kardeşlik, tesisi zor ama imkansız değil.

***

İnsanın önünde, arkasında dolaşan akıbetler(takip edici) vardır ki Allah’ın erarîle onu sîyanette bulunurlar: şu muhakkaktır ki, bir kavım ken­disinde olan güzide seciyeleri bozmadıkça Allah onun saadetini boz­maz; bir kerre de Cenab-i Hak bir kavmin felâketini isterse, define çare olmıyacağı gibi, kendileri için ondan başka sahip de yoktur.”
13/11
Uzaklara gitmeğe hacet yok! îşte efradı üç yüz elli milyona (şimdi 1,5 milyar) varan ümmeti islâmiye gözümüzün önünde duruyor. Küçük bir ce­maat iken harikalar gösteren, cihana hâkim  olan bu ümmet,  şu çokluğuyle beraber, şimdi cihanın mahkûmu bulunuyor! Bu ne musibettir! Bu ne felâkettir- Acaba bu düşüşün sebebi, bu inhitatın illeti ne olabilir? Cenab-ı Hakkın bize karşı birçok vaatleri vardı. Acaba onlar hakkında imanımızı mı değiştireceğiz? Neûzübillah. Acaba rahmeti ilâhiyeden ümidi kesecek de (Aldanmışız) mı diye­ceğiz? Maazallah.
Biz bu felâketlerin, bu hüsranların sebeblerini hep kendimizde aramalı; hep kendi nefsimizi muhasebe altına almalıyız. O zaman görürüz ki, biz, her ne çekersek kendi amelimizin cezasıdır. Evet, sehameti, himmeti, saiyi, sıtkı, istikameti, iffeti, ittihadı, teavünü, asabiyeti, gayreti, faaliyeti bırakmanın mukabili zillet ve mahkûmiyettir
***

“Mü’minler birbirinin kardeşinden başka, bir şey değildirler; onun için iki kardeşinizin arasını bulunuz, Allah’tan da korkunuz ki rahmetine nail olabilesiniz.”
49/10
Evet, hakikî müslümanlar birbirine kardeş nazariyle bakarlar. Zaten aradaki bağ bu kuvvette olmazsa müslümanh kuru bir unvandan ibaret demektir. Azıcık dikkat olunursa görülür ki, İslâm dininin hemen bütün ahkâmı uhuvvet, vahdet  esasını tahkim eylemektedir. Namazlar, haclar, zekâtlar, şehadetler, oruçlar, aynı kıbleye teveccühler, hep müslümanları birbirine bağlayacak va­sıtalardır. Bu ibadetler kardeşleri eşitlemek içindir.


“Din gününün sahibi O.,”
(Fatiha suresi)

Din günü, hesap günü, mükâfat günü, ceza günü; yani her in­sanın, yapmış olduğu her şeyin, her iyiliğin ve her kötülüğün kar­şılığını göreceği günün mutlak âmiri ve sahibi O’dur. O yüce Al­lah’tır. Âmirdir ve sahiptir. Çünkü hesap sorar ve hesap vermez. Hesap vermezliği kahır ve ceberutunu değil merhamet ve ihsanını belirtmek içindir.
Çünkü O, suçluyu bağışlar, suçsuzu ağırlar. Rahmeti her he­saptan üstündür. Ve mutlak amirliği adalet kaydından fazla rah­met ve ihsanına bağlıdır.
O’nun her günü bir din günü, bir hesap günüdür, ceza ve mü­kâfat günüdür. Ve her gün, her fert yaptıklarının karşılığını hemen görür. Sıhhatinde, servetinde, şöhretinde, elhasıl yaptığı kötülük veya iyiliğin tesirine göre yaşayışının her sahasında onun mukabili ile karşılaşır. Farkına varmazsa sebebi iç gözünün körlüğüdür. îyilik eden her kimse, yaptığı iyiliğin karşılığını vicdaniyle izaniyle his­sedeceği gibi onun feyz ve bereketini yaşayışında da fark eder. Fert için bu böyle olduğu gibi milletler için de böyledir. Onlar da yaptıkları iyiliklerin ve kötülüklerin karşılığını hemen görürler ve ona göre ya bahtiyar yaşarlar, yahut bedbaht olurlar. Bütün insanlık da böyledir. O da yaptıklarının karşılığını görür ve ona göre ceza veya mükâfat ile karşılaşır.
Fakat dünya hayatının her gününe ait bu hesaptan ayrı bir he­sap günü daha vardır. Ve orada hesaplar topyekûn görülür.
Mademki her insan mes’uldür ve insan, mes’uliyeti idrâk et­mekle, mes’uliyetin icaplarına saygı göstermekle insandır, o halde bu mes’uliyetin hesabını vermesi de mukadderdir.
Onun için Cenab-ı Hak evvelâ bütün âlemlere şâmil olan rabba-niyetini, rahmet ve muhabbetinin bolluğunu ve genişliğini anlattık­tan sonra başıboş gezmediğimizi, fakat mes’ul olduğumuzu ve he­saba çekileceğimizi anlatmış, mes’uliyet ve hesap yükünü taşıdığı­mızı unutmayarak rahmetlerine, nimetlerine lâyık olmağa çalışma­mızı, huzuruna temiz bir defterle, sağlam ve şerefli bir hesapla çık­mamızı istemiştir.
Rabbaniyetini (besleyip büyütücülüğünü), rahmâniyetini, he­sap gününe malikiyetini anlayarak böylece andığımız ve öğdüğümüs Allah’a karşı daha sonra gönlümüzün en samimi ve en yüksek di­leğini anlatarak diyoruz ki :
! Biz yalnız sana ibadet ederiz ve senden yardım isteriz.”

 

KAYNAK: Safahat. Kur’an-ı Kerim’den Ayetler, Mehmet Akif Ersoy, Nakışlar

Diğer yazılar için:

http://www.vekuran.blogspot.com/2012/03/safahat-kuran-tefsiri.html

 


About the Author
Author

vekuran

Comments (2)
  • Avatar

    ugur Jul 2 2012 - 11:03 Reply

    Kardeşim ,onlar kördür görmezler sağırdır duymazlar,sen yanlız tebliğ ediçisin imanı kalplere ben veririm, atalarının dinlerini savunanlar. Bu ayetleri düşün peygamberler neler getirdi karşı gelenler kimler .düşün bakalım kaçtane müslüman ilim adamının ismi aklına geleçek .Bak tarikat liderlerine mürşitleri nasıl uçuruyor onları cemaat liderlerine bak binlerce taraftarı var M.AKİF cemaat liderlerinin hepsini cebinden çıkarır ama o bir baytar (veteriner) bilim adamı Y.NURİ .hukukcu ilahiyatçı S.Ateş M.Nur ilahıyatçı cemeat önderleri hepsi medrese mezunu üstattan el almışlar hangileri değerli.Bu örnekler bile görenler için müslümanlığın bu duruma düşmesinin nedenini açıklar ALLAH YARDIMCIMIZ OLSUN

  • Avatar

    vekuran Jul 3 2012 - 07:56 Reply

    Fen ilimleri ile uğraşanlar Kuranı daha iyi tahlil ediyorlar. Mühendis,veteriner, matematikçi …
    Din sınıfı olan ruhbanlık anlayışı, Kuranın anlaşılmasına mani oluyor. Bıraksalar halk rahatça dinin okuyup anlayacak. Ama dini tekeline alan ruhban mollalar;

    Siz anlamazsınız, siz bilmezsiniz.

    Size bir şey söyliyim; Bunların bildiği arapça felan değil… Ben bir mühendis olarak yıllarca Arap dilinin eğitimini aldım. Bunlar Dilide kuşa çevirmişler.

    Sizler 1400 yıl önce bulunduğunuz topraklar olan Altayların dilini anlayabiliyor musunuz. Hayır. Zira aynı durum bu araplar ve mollalar içinde geçerli. Bunlar kendi çıkarlarını düşünür.

Leave a reply

Name (required)

Website