Kur’an-Hadis-Sünnet : Müslümanların Teslis Akidesi…

Kur’an ,hadis ve sünnet islam inancı içinde önemli yer tutan bilgi kaynakları olarak her müslümanın dilinde dolaşan üç kelimedir. Bu üç kelime ile ifade edilen kaynaklar zaman içinde farklı anlayışlar çerçevesinde değerlendirilmeye başlanarak bu kaynaklara bakış açısı veya nasıl bir konuma sahip olması gerektiği meselesi müslüman dünyasında tartışmalara yol açmış olup hala tartışılmaktadır.

Bu 3 kelime ile ifade edilen kaynakların içerikleri geleneksel islam inancı içinde öyle kemikleşmiş bir yapıya sahip kılınmıştır ki sadece kur’anın adını tek olarak söylemek sanki büyük bir cürüm olarak görülerek , kur’anın yanına sünnet veya hadis ilavelerini yaparak konuşmayanlar hadis ve sünnet düşmanı olarak görülür olmuştur. Bu 3 kelime ile ifade edilen kaynakları nasıl bir konuma koymak gerektiğinden önce böyle bir üçlemenin nasıl bir itikadi yaraya yol açabileceği üzerinde durmak istiyoruz.

Bu durum hıristiyanların baba -oğul-ruhul kudüs şeklindeki üçlemelerini hatırlatmakta olup alevi geleneğindeki Allah -Muhammed -Ali üçlemesi gibi bir duruma yol açmaktadır. Özellikle gelenkeçi kesime mensup fikir adamlarının “hadis veya sünnet olmadan kur’an boş bir metin gibidir” sözleri ile ortaya atılan görüşler kur’anı anlamak için olmazsa olmazlar mesabesinde görülmüş , üstüne üstlük kur’an ve hadis öyle bir seviyeye çıkarılmışki “mütevatir sünnet kur’an ayetini nesheder” şeklinde korkuç bir düşünce üretilmiştir.

Önce şu tesbiti yapmamız gerekmektedir; kur’an Allah cc nin indirmiş olduğu bir kaynak , hadis ve sünnet o kitabın indirildiği şahsın sözleri ve fiileri olarak bilinen kaynaktır. Allah cc nin yanına her ne sebeble olsun oturtulan kişi ,eser ,düşünce vs nin ortak adı ŞİRK tir. Kur’an +hadis+sünnet şeklinde yapılan bir üçlemenin adı , Allah cc nin kitabının yanına ortak kaynaklar konulması şeklinde tezahür eden bir eylemin adı da aynen ŞİRK tir.

Hadis ve sünnet olmadan kur’an anlaşılmaz diyenlerin yeri geldiği zaman kur’an ayetleri ile çelişen bir çok rivayeti nasıl öncellediği hepimizin malumudur. Bu malumatları göz önüne alacak olursak, kur’anın hadis ve sünnet adı altında ortaya atılan bir takım uydurmaların arkasına atılarak değersizleştirilmesi İsa as a yapılan muameleden bir farkının olmadığını açıkça göstermektedir.

Kur’an’ın bu şekil bir anılmayı müşriklere hitab eden ayetlerde zikretmiş olması , “bu ayetler onlara bize değil” diyerek göz ardı etmemizi ve mesajını anlamamamızı gerektirmez.

[017.046]
Kuran’ı anlarlar diye kalblerine örtüler ve kulaklarına da ağırlık koyduk. Kuran’da Rabbini bir tek olarak andığın zaman, onlar ürkerek ardlarına dönerler.

[039.045]
Böyle iken Allah bir olarak anıldığı vakıt Ahırete inanmıyanların yürekleri burkulur da ondan berikiler anıldığı vakıt derhal yüzleri güler

[040.012]
Onlara: «Yalnız Allah çağrıldığı zaman inkar ederdiniz de, O’na eş koşulunca inanırdınız. Bugün hüküm, yüce Allah’ındır» denir.

Bu ayetler direk olarak müşrikler ile ilgilidir ama vermek istediği mesaj açısından aynı durum Allah cc ve onun kitabının yanında Muhammed as veya hadis , sünnet anılmadan herhangi bir söz edildiği zaman ortaya çıkan durum , “neden sadece Allah veya kur’an” denildiği ,neden “Muhammed as veya hadis ,sünnet” denilmediği şeklinde bir itirazdır.

Allah+Muhammed veya Kur’an+hadis+sünnet kelimelerinin birbirinden ayrılmadan söylenmiş olması hıristiyan inancındaki teslis akidesinden ne farkı vardır?. Baba+oğul+ruhul kudüs şeklinde bir üçlemenin hıristiyanların kafir olma sebebi olduğunu bildiren rabbimizin bu sözlerini okuyarak bizlerinde başka bir türlü bir üçleme içine girmemiz akıl alacak iş değildir.

Ehli hadis fırkasının hadislere karşı aşırı bir yüceltmeye tabi tutmuş olması , hıristiyanların İsa as a karşı uyguladıkları aşırı yüceltmeden örnek olarak yapılmış olması bu tür teslisin bizdede yer bulmasını kolaylaştırmış olup , kur’an ayetlerini yanlı bir biçimde okuyarak, elçinin mesajını değil kendisini yüceltmel şeklinde tezahir eden bir düşünce biçimi yerleştirilmiş hatta gerekli uydurmalar ve iftiralar ile kemikleşmiş bir yapıya bürünmesi sağlanmıştır.

Bir müslüman kur’anın yanında sünneti zikretmeden mesela “ben sadece kur’ana iman ediyorum” dese o müslümanın sanki hadisi veya sünneti red ediyormuşcasına bir algı oluşturularak sünnet düşmanı olarak lanse edilmesi, tabiri caizse bu konu üzerinde bir mahalle baskısı oluşmuş olduğunu göstermektedir. Buradan açık ve net olarak şunu söylemek istiyoruz; kur’anın yanında hadise iman gibi bir zorunluluk yoktur,çünkü bize Muhammed as adına gelen bütün haberler istisnasız olarak zan içermektedir, zan içeren bilgilere inanmanın imanın şartı gibi sayılması elçi hakkında oluşturulmuş olan aşırı yüceltmeci bir düşüncenin ürünü olup kur’anın bize böyle bir emri yoktur.

Gelenekte hadise iman elçiye iman ile eşdeğer bir inancın olmuş olması , bir kısım insanın hadis ve sünnet kelimelerine karşı aşırı bir allerji duyarak, bu kelimeler ile ifade edilen kaynakların tamamen atılması gerektiği şeklinde düşünceler doğurmuştur. İfrata karşı tefrit diyebileceğimiz bu tepkinin doğru bir tepki olmadığını düşündüğümüzü beyan ederek hadis ve sünneti nasıl bir konuma koymak gerektiği konusunda düşüncelerimizi paylaşmak istiyoruz.

Öncelikle Allah cc nin , kullarına emir ve nehiylerini bildirmek için seçtiği kullarının bizler gibi bir beşer olduğu gerçeğini acı ama gerçek kabilinden kabul etmek zorundayız. Elçinin Allah cc nin yanına koyan her türlü düşüncenin ŞİRK olduğu gerçeği bilinmeden , elçinin konumu sadece kur’an boyutundan öğrenilerek ona göre bir konuma oturtulmadan doğru bir yaklaşımın sergilenmesinin imkansız olduğu bilinmelidir.

Kur’an elçilerin tamamı için geçerli olan bir tarif getirerek bu tarifin dışında hiç bir elçinin özel bir durumu olduğu gibi bir şeyden asla bahsetmez. Bu durumda Muhammed as a atfen onun özel bir konumu olduğu şeklindeki sözler tamamen uydurma ve iftiradan başkası değildir. Bu sözlerin sahipleri elçiyi yüceltelim derken Allah cc ye iftira attıklarının farkında olmak durumundadırlar.

Kur’an Allah cc nin elçileri için vahyi tebliğ ve yaşama örnekliği şeklinde özetleyebileceğimiz bir göreve sahip olduklarını beyan eder. tebliğ ve örneklik olarak tezahür eden bu görevin birbirinden ayrılarak sadece tebliğ olarak görülmesi , gelenekteki elçi anlayışına karşı oluşmuş olan aşırı bir tepkidir.

[033.021]
Andolsun ki, Resûlullah, sizin için, Allah’a ve ahiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah’ı çok zikredenler için güzel bir örnektir.

[060.004]
İbrahim ve onunla beraber olanlarda, sizin için uyulacak güzel bir örnek vardır. Onlar milletlerine şöyle demişlerdi: «Biz sizden ve Allah’tan başka taptıklarınızdan uzağız; sizin dininizi inkar ediyoruz; bizimle sizin aranızda yalnız Allah’a inanmanıza kadar ebedi düşmanlık ve öfke başgöstermiştir.» -Yalnız, İbrahim’in, babasına: «And olsun ki, senin için mağfiret dileyeceğim, fakat sana Allah’tan gelecek herhangi bir şeyi savmaya gücüm yetmez» sözü bu örneğin dışındadır- «Rabbimiz! Sana güvendik, Sana yöneldik; dönüş Sanadır.»


Sadece Muhammed as değil, kur’anda zikri geçen bütün elçiler ve ona tabi olanlar bizler için örneklik olarak anlatılmıştır, sadece bu örnekliğe Muhammed as ı dahil etmek elçiler arasını ayırmak anlamına gelirki bu kur’anın asla tasvip etmediği bir yaklaşımdır. Bu örnekliğin nerede ve nasıl olacağı tartışma konusu olup tabiri caizse zurnanın zırt dediği yerdir.

Karizmatik bir yapıya büründürülerek kur’anın yanına oturtulan hadis kitaplarındaki bütün rivayetler istisnasız olarak ZAN olarak ifade edeceğimiz bilgilerdir. Zan içeren bir bilginin kesinlik ifade eden bir bilgi kaynağı ile sağlamasının yapılmadan doğru olup olmadına karar vermek asla doğru bir yaklaşım değildir. Hadis denilen sözleri içeren kaynakları kısaca nasıl bir konuma sahip olması gerektiğinden sonra, sünnet dediğimiz bilgi kaynağına yüklenecek değerin nasıl olacağı konusu önemli bir yer tutmaktadır.

Kur’andan çıkarabileceğimiz ve “sünnet” kelimesi ile ifade edilebilecek bilgiler sadece tek bir elçi ile sınırlı değildir. Bu şekil bir sınırlama hem gelenekteki , hemde yeni kur’an anlayışlarında gördüğümüz ortak bir yanlıştır. Bütün elçilere iman gibi bir vazife yüklenmiş olmamız sadece onların adına değil , kıssalar yolu ile anlatılan hayatlarındaki mücadele yöntemlerini içselleştirip hayat içine aktarmak şeklinde olması gerekmektedir.

Kur’anda zikir geçen bütün elçileri örnek alma zorunluluğu bir kısım insanın allerji kaptığı sünnet kelimesine de daha doğru bir yaklaşım sergilemesine sebeb olacaktır. Gelenekteki sünnet kelimesinin sadece Muhammed as ile sınırlandırılmış olması , içerik olarak sadece hangi el ile yemek yemek ,hangi ayak ile tuvalete girmek , sarık ,cüppe ,şalvar vs gibi gereksiz bilgiler ile donatılmış olması bazı kişilerde haklı olarak bu kelime ile ifade edilen içeriğe karşı bir allerji oluşmasına sebebiyet vermiştir.

Bazılarının yaptığı yanlışlar bizlerin o yanlışları kalkan olarak kullanmasına vesile olmamalı , aksine doğru olan şeyin ne olduğu araştırmasına vesile olmalıdır. Kur’nın tevhid merkezli bir çağrısı olduğu asla hatırdan çıkarılmadan bütün elçilerin şirki yıkmak için yapmış olduğu mücadeler yöntemleri bizler için örneklik teşkil edip bu örnekliğin literatürdeki adı SÜNNET tir. Muhammed as a anlatılan elçilerin kıssaları, o ve ona tabi olan mü’minler tarafından içselleştirilerek okunmuş ve kendileri için yol haritası olarak anlatıldığının şuuruna vakıf olarak mücadelelerinde takip ettikleri metoda önemli katkılar sağlamıştır.

Sünnet kelimesinin içini bu şekil bir düşünce ile doldurduğumuz takdirde,sadece tek bir elçi ile sınırlı olmadığı , insan olmak nedeniyle yapılanların sünnet kapsamı içinde değerlendirilemeyeceği ortaya çıkacaktır. Kur’anın tevhid merkezli bir çağrısı olduğu düşünülerek yapılan okumalarda, bütün elçilerin yaptıkları sünnet olarak adlandırılması gerektiği ortada iken sünnetin toptan atılması şeklinde tezahür eden anlayışın kur’anın bir çok ayetini red etme durumuna düştüğü açık bir biçimde ortaya çıkmaktadır.

“Sünneti toptan atalım” şeklinde tezahür eden anlayış altında istisnaları olmak üzere art niyetli bir düşünce yatmakta olduğu gerçeği görülmelidir. Kur’an canlı bir hayat içinden verdiği örneklerle tarih boyunca tevhid mücadelesini bizlere anlatmaktadır. Zikri geçen elçilerin tümünü kapsayan örnekliği atacak olursak ortada kitap dediğimiz bir şey kalmaz , okunan ayetleri bir taraf sevap kazanmak için anlamını düşünmeden belli zamanlarda ve mekanlarda okur , diğer bir taraf tarihi örnekliği yok saydığı için , namaz varmı yokmu , oruç varmı yokmu , hac varmı yokmu vs gibi tartışmalar ile hevalarına uygun bir kitap oluşturmaktan başka bir şey yapmamış olur.

“Sünneti toptan atalım” düşüncesinin istisnaları olarak bahsettiğimiz kesim bu konuda yanlış kapıları çalmış fakat arayış içinde olan kesimdir, bu şekilde olanların öncelikle kur’anı esas almaları , birilerinin kur’an anlayışlarını kur’anın kendisi olarak görmemeleri gerektiği hususuna çok dikkat etmeleri gerektiğini vurgulamak istiyoruz.

Kur’an dışı bilgi kaynakları olan hadis ve  sünnete bu şekil bir yaklaşımın ifrata karşı tefrit düşüncesinden uzak mutedil bir yaklaşım olduğunu düşünmekteyiz. Tarihi bilgiler olarak görülmesi gereken sözlü külliyatı içeren bilgiler içindeki uydurmaların dahi bizlere yaşanmış tarih içinde gelişen olaylar hakkında bilgi içermesi açısından değerlendirmesi gerektiğini düşünmekteyiz, bu düşüncemiz yanlış anlaşılarak uydurmalar bile kabul edilsin şeklinde anlaşılmamalıdır.

Sonuç olarak;  kur’an+hadis+sünnet şeklinde bir ortaklaştırma ameliyesi , hıristiyanlardan alınan teslis akidesinin bir benzeri olup şirk içeren bir düşüncedir.Kur’an Allah cc nin kelamı olması hasebiyle yanına hiç bir şekilde ortak kabul etmez. Hadis ve sünnet, Allah cc ve kur’ana ortak bir kaynak değil onlardan ayrı bir şekilde kategorize edilmesi ve elçilerin kur’andaki vazifeleri çerçevesinde değerlendirilmesi gereken kaynaklardır. Sünnet kelimesi ile ifade edilen şey sadece tek bir elçi için geçerli olmayıp bütün elçiler için geçerli olan bir kavramdır ve kur’anın bu elçiler ile verdiği örnekler bizler için olmazsa olmaz değerinde örnekliklerdir. Sünneti atalım demenin kur’anın bir çok ayetindeki elçi örneklikleri atalım demek olduğu bilincinde olarak bu düşüncelerin doğru bir kur’an anlayışı doğurmadığı bilinmelidir.

EN DOĞRUSUNU ALLAH CC BİLİR.

 


About the Author
Author

ismailhakki

Comments (1)
  • Avatar

    Salih Oct 18 2014 - 16:59 Reply

    Merhaba.
    Çok güzel bir yazı. Ancak Resul, nebi ayrımına dikkat etmek gerek. Kur’an resule-elçiye itaati emreder; nebiye itaati emreden hiç bir ayet yoktur. Resule itaat, Allah’ın ayetlerini tebliğ ettiği içindir. Ayetlere uygun örnek uygulamaları-yaşamı içindir. Yani resule itaat Allah’a itaat etmek demektir. Tevhid dininde bırakınız üçlemeyi, peygambere itaat adı altında ikinci bir itaat makamı dahi olamaz..
    Saygılar..

Leave a reply

Name (required)

Website